Behlül Dana’ya biri gelip:        
—Oğlum öldü, kabre gömdük, mezar taşma ne yazayım? Diye sordu.Behlül şu ibretli cevabı verdi:
—Şöyle bir şey yaz: Dün altımda olan çiçekler bugün üstümde yeşerdi,Ey yolcu!  Anla ki, şu toprak günahlardan gayrı her şeyi örtmektedir
Sokrates, baldıran zehrini içmeden (idam edilmeden) az önce, bir öğrencisinin elinde, ne olduğunu bilmediği bir müzik aleti görür.  “Bana bunun nasıl çalındığını anlat” der. Öğrenci, üzgün bir şekilde:  “Öğreteyim ama Hocam, sanırım bunu çalıp keyif alacak zamanın olmayacak” der. Sokrates de:  “Evet, bunu çalıp keyif alacak zamanım yok ama öğrenmenin keyfi var ya…” der.
O gün Boğaz kaleleri arasında en çok iş gören ve en çok hasara uğrayan Rumeli Mecidiyesi Bataryası oldu. Sa­bahtan beri muharebenin en şiddetli anlarında dahi iki sahil arasında gidip gelmekten çekinmemiş olan Müstahkem Mev­ki Komutanı Cevat Paşa, tabyanın feci durumunu haber aldığı zaman,  motora atlayıp Çimenlik İskelesi'nden karşı sahile hareket etti. Cephaneliği tahrip olan tabyanın durumu hazindi. İstihkâm yıkıntıları arasında dolaşmakta olduğu sı­rada bir ağacın altına uzanmış olan bir askerin hâli dikkatini çekti ve yanma gidip:“Ne var evlat?” diye sordu.Asker hemen yerinden fırlayıp esas duruş vaziyeti aldı. Çünkü sesi tanımıştı. Ama gözleri başka tarafa bakıyordu.“Gözlerine bir şey mi oldu oğlum?”O zaman nefer tok sesiyle:“Üzülmeyin efendim” diye cevap verdi. “Benim gözlerim göreceğini gördü.”Düşman gemilerine tam isabet kaydedilmiş ve “Ocean” destroyeri hareket edemez hâle getirilmişti.Cevat Paşa sessiz sessiz ağlıyordu...
1974 Kıbrıs Barış Harekâtı zamanında bir Türk tankı­nın Beşparmak Dağları’nın zirvesine kadar tırmanıp orada kaldığından bahsedilir. Resmini görmeyenler hep onun bir savaş efsanesi olduğunu sanır. Ama bu gerçektir ve bir de hikâyesi vardır...Girne Beşparmak Dağlarının üzerinde bu savaştan kalma, Türk Ordusu’nun tankı hâlâ hayretle seyredilmektedir. Dünya savaş tarihinin ibret dolu bir tablosudur bu! Bu tankı buraya çıkaran, onbaşı Gürler Erdağ, Er Abdulkadir Kurt, Er Recep Doğan Yiğit’tir. Birliğin komutanı, tankın sürücüsü, kahraman askere:“Evladım bu tankı buraya nasıl çıkardın?” diye sorun­ca, Asker, “Komutanım, o anda yol, gözlerimin önünde en­gelsiz dümdüz bir yol gibi göründü. Rumlar kaçıyordu, ateş ede ede buraya öyle çıktım”.Komutan Mehmetçiğe emreder:“Tankı indir!”Er cevap verir:“O yolu görmeden nasıl indireyim komutanım.”Güç konusunda daha az ders verir, sevgi konusunda daha çok şey öğretirdim.Diane Loomans
Bir defasında yabana bir elçi, Yavuz Sultan Selim’in huzuru­na çıkacaktı. Vezirleri, Padişa­hın, saltanatının haşmetine ya­raşır şekilde son derece kıymetli elbiseler giyinmesini istiyorlardı. Fakat Yavuz Selim bu isteğe yanaşmamış, sade bir kıyafette elçilerin huzuruna çıkmıştı. Yalnız tahtının ayakucuna bir kılıç koymayı da ihmal etmemişti. El­çi huzura girip çıktıktan sonra, vezirler, Padişa­hın emriyle ona şu soruyu sordular:
—Saadetli Hünkârımızı nasıl buldunuz? Elçinin verdiği cevap şaşırtıcıydı
—Taht ayağındaki yalın kılıca bakmaktan kendilerini göremedim ki nasıl bulduğumu söyleyeyim.Elçinin bu cevabı kendisine nakledilince, Yavuz Selim vezirlerine şu tarihî sözlerini söy­ledi:İşte Paşalar, mesele budur. Bir kılıcın ağ­zı kestikçe, düşman gözü ondan ayrılmaz. Ama kesmesi azaldıkça bakışları yükselip yavaş yavaş bizlere döner. Ve Allah göstermesin, bir gün tamamen kesmez olursa, o zaman bize tepeden bakarlar.
Kanuni Sultan Süleyman adını taşıyacak olan Süleymaniye Camii’nin yapımı için şu anki arsanın bulunduğu yeri beğenir. Mimar Sinan’ı da çağırtır araziye bakmaya, uygun olup olmadığını görmeye giderler. Mimar Sinan araziyi dikkatle inceler.Padişah sorar, “Nasıl buldun Sinan?”Koca Sinan cevap vermez ve araziye bakmaya devam eder. Vezirler diğer devlet erkânı herkesi gözü Sinan'ın ve Kanuni'nin üzerindedir. Ortalık buz kesmiş, çıt çıkmamaktadır. Herkes padişahın ne yapacağını beklemektedir.İğne düşse duyulacak bir sessizlik vardır. Mimar Sinan konsantre olmuş araziye bakmaktadır.Kanuni bir kere daha sorar “Ne düşünürsün bre Sinan?”...Mimar Sinan gözlerini araziden ayırmaz ve cevap vermez. Herkes korkmuş şaşkın muhteşem Süleyman'ın gazabını, hiddetini bekle­mektedir. Padişah hiçbir şey söylemez.Aradan bitmek bilmeyen bir süre daha geçer. Ve Mimar Sinan başını eğerek arsadan içeri girer. Herkes Sinan’ın onları duymadığını o kısa süre içerisinde tasarımını yapıp hayalinde oluşturduğu kemer­lerden birine çarpmamak için kafasını eğerek boş arsaya girdiğini fark eder.Padişah bilgiye ve niteliğe saygı göstermiştir.
Budin (Budapeşte) şehri 1592 yılında Avusturyalılar tarafından kuşatılmıştı. Bu­nun üzerine Anadolu Beylerbeyi Sofu Sinan Pa­şa ile Mahmut ve Mehmet Paşalar idaresinde 20 bin kişilik bir yardım kuvveti Budin’i kurtar­mak için yola çıktı.Ne var ki ordu, Mohaç ovasına geldiği sıra­da şiddetli bir yağmur başladı, kısa zamanda da ortalığı bataklığa çevirdi. Top arabaları ikide bir çamura saplanıyordu. Arabaları çeken hayvanla­rın gücü yetmeyince askerler de arabaları kur­tarmak için çalışmak zorunda kalıyorlardı. Hatta Sinan, Mahmut ve Mehmet Paşalar bile biz­zat bu kurtarma faaliyetine İştirak ediyorlardı.Meşhur Tarihçi Peçevî İbrahim Efendi de o sefer, sırasında ordunun içinde bulunuyordu. Paşalar, çamura saplanan bir top arabasını ken­dilerinin de iştirakiyle askerlerle birlikte kur­tarırken, Peçeviye şu şekilde takıldılar:—Efendi, Padişahın üç vezirinin de kendi­lerini boyunduruğa koşup top çektiklerini tarihine yaz.İbrahim Efendi lâtife yollu söylenen bu sözleri gerçekten de tarihine yazarak gelecek nesillerin ibret nazarlarına sundu.Zaten atalarımızın zaferden zafere koşmasında, sadece halkın ve askerin değil, devlet adamlarının da gösterdikleri buna benzer feda­kârlık ve gayretlerinin büyük rolü olmuştur.
Hint Müslümanlarının yaptıkları fedakârlıkların haddi hesabı yoktur, İngiliz idaresinin kayıtlarına ge­çen bir hadiseye göre, Peşaver şehrinde, hilâfet merke­zi Osmanlı’nın bekası için yardım toplanırken, en fakir insanlar bile bir şeyler verebilmek için çırpınmaktadır­lar. Fakat onların içinde, verebilecek hiç ama hiçbir şeyi olmayanlar da vardır. İşte böyle durumdaki bir ka­dın, orada sema sakinlerini dahi gıpta ettirecek bir iş yapar. Bu fazilet yüklü kadın, analık duygularını dahi bir tarafa atarak, bir şeyler verememe çaresizliğinin verdiği ıstırapla, kucağındaki mini mini yavrusunu meydanda toplanan halka göstererek, onu satılığa çıkardığını ve karşılığında alacağı parayı Osmanlılara yardım için vereceğini ilan etmektedir.Neticede, bu ihlâslı gayretler semeresini vermekte gecikmez ve Hindistan’da toplanan yardım miktarı, Osmanlılar için Mayıs 1913’e kadar bütün dünyada toplanan yardım miktarının yarısından fazlasını teşkil eder.
Doğada gördüğü olumlu bir örnekten ilham alan 14. Yüzyıl Moğol imparatoru CengizHan’ın öyküsü oldukça ilginçtir.Ordusu, güçlü bir düşman tarafından dağıtılmış. Düşman askerleri civarı gözden geçirirken, imparator terkedilmiş bir ağılda saklanıyormuş. Orada yatar ve kendini umutsuz ve mahzun hissederken, bir karıncanın bir mısır tanesini dik bir duvarın diğer yanına taşımaya çalışmasını seyretmiş. Mısır tanesi, karıncadan daha büyükmüş. Karınca, taneyi duvarın üstüne tam altmış dokuz kez taşımaya çalışmış. Altmış dokuz kez geriye düşmüş. Yetmişinci denemesinde, mısır tanesini tepeden diğer tarafa itmiş.Cengiz Han bağırarak ayağa sıçramış! O yılmaması gerektiğini anlamış. Kuvvetlerini toplamış ve düşmana savaş açmış. Sonunda imparatorluğu, Karadeniz’ den, yukarı Ganj nehrine kadar uzanmış.