Nasreddin Hoca, çağrıldığı bir ziyafete eski giy­sileriyle gitmiş. Kimse Hocanın farkına bile varma­mış.Tek bir kişi çıkıp da:—Buyur Hocam! Dememiş.Nasreddin Hocanın buna çok canı sıkılmış. Ama kerametin de giyiminde olduğunu anlamış. Hemen eve gelmiş, bayramlık kürkünü giymiş.Sonra, kasıla kasıla ziyafet yerine gitmiş. Kapıyı çalmış...Bu gidişte hemen fark edilmiş, büyük bir iltifat­la karşılanmış. Hocayı ev sahipleri oturtacak yer bu­lamamışlar.—Buyurun Hocam—Şu tarafa buyurun Hocam!—Şöyle oturun Hocam!—Yok, yok, bu tarafa buyurun Hocam! Demişler.Ve sonunda Nasreddin Hoca,  ziyafet sofrasının başköşesine buyur edilmiş.Sıra yemeğe gelince, Nasreddin Hoca, kürkü­nün ucunu tabağa doğru uzatarak:—Ye kürküm ye! Demiş.Nasreddin Hocanın bu sözlerinden ziyafettekiler hiç bir şey anlamamışlar.—Hayrola, Hoca Efendi, ne diyorsun? Diye sor­muşlar.Nasreddin Hoca, başından geçenleri açık açık anlatmış. Arkasından da eklemiş:-Bu ikram, bana değil kürkümedir. Onun için dedim “ye kürküm ye!”...
Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaş­kın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başı­na oturan çocuğa:—Buraların yabancısıyım, demiş. Parkın hemen yanı başındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler. Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:—Ben de buraya ilk defa geliyorum. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde. Adam, çocuğun da yaban­cı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez. Çocuk:
—Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten” diye gülümsemiş.
—İyi ama demiş adam, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm?
—Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez... di­ye atılmış çocuk. Üstelik manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız.Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, cebinden bir kâğıt para çıkartıp teşekkür ederken fark etmiş çocuğun kör olduğunu. Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış, adamın kendisini fark ettiğini.“Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim” demiş, görmeyi o kadar çok özledim ki. Sizinkiler sağlam öyle değil mi? Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelir­ken:
—Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tek şey, benden iyi gördüğündür.
Bir zamanlar Amerika’nın Hawaii adalarındaki Çinliler, ölülerini ziyaret ettikleri zaman mezara pirinç serpiyorlardı.Bir gün bir Amerikalı, kendi ölüsünün mezarına koymak için çiçek götürürken, Çinli’nin yaptığını gördü ve alay edercesine sordu:“Arkadaşın pilâvı ne zaman kalkıp yiyecek?”Çinli cevap verdi:“Senin arkadaşın kalkıp çiçekleri kokladığı zaman yiyecek.”
Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli her şeyden şikâyet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Hayatındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, küçük bir testi suyu atıp içmesini söyledi. Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzımdakileri tükürmeye başladı. “Tadı nasıl?” diye soran yaşlı adama öfkeyle, “Çok tuzlu” diye cevap verdi.Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu: “Tadı nasıl?” “Ferahlatıcı” diye cevap verdi, genç çırak. “Tuzun tadını aldın mı?” diye sordu yaşlı adam; “Hayır!” diye cevapladı çırağı. Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi:“Hayattaki ıstıraplar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Istırabın miktarı hep aynıdır. Ancak bu ıstırabın acılığı, neyin içerisine konulduğuna bağlıdır. Istırabın olduğunda yapman gereken tek şey, ıstırap veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya hatta derya olmaya çalış.”
Bir grup öğrenciden günümüz Dünyasının Yedi Harikası’nın neler olduğunu düşündüklerine dair bir liste yapmaları istenir.Aralarında anlaşmazlıklar çıkmasına rağmen aşağıda­kiler en fazla oyu alanlardır: Mısır’ın Büyük Piramitleri, Tac Mahal, Büyük Kanyon, Panama Kanalı, Empire State Binası, St. Peter Bazilikası, Çin ŞeddiÖğretmen oyları toplarken, sessizce duran bir kız öğren­cisinin henüz kâğıdını vermemiş olduğunu fark eder. Sonra öğrencisine kendi hazırladığı liste ile ilgili bir problem olup olmadığını sorar. Kız öğrenci ise
—Evet, biraz. O kadar çok şey var ki, bir türlü karar ve­remiyorum, der.Öğretmen de öğrencisine
—Peki, söyle bakalım senin listende neler var, belki biz sana yardımcı olabiliriz, der.Kız öğrenci önce duraksar ve sonra okumaya başlar:
—Bence Dünyanın Yedi Harikası: Görmek, duymak, do­kunmak, tatmak, hissetmek, gülmek ve sevmek.Odada sinek uçsa sesi duyulacak şekilde bir sessizlik oldu. Basit, sıradan ve normal olarak düşündüğümüz ve göz­den kaçırdığımız şeyler gerçekte ne kadar da mükemmeldiler
Tiftik keçileri Nisan ayında kırklığınan kırkılır. Kırkılan keçilere cıba denir. “Cıba çobanı sürü değil bulut gider” derler. Yani çoban, hava değişmelerini, yağmuru gözler durur. Cıba çobanları, yağmurun yağacağını çok iyi sezerler bu konuda tecrübelidirler. Bunu, cıbaların kuyruk hareketlerinden anlarlarmış.Yağmur, cıbalar için çok tehlikelidir. Çünkü onları ıslatır ve üşütüp öldürür. Bu nedenle cıba çobanları sürülerini kırlarda ağıl kenarlarından pek uzaklaşmazlar. Çobanlar, ağılları yarılar durur.Öteden yağmur gelince, cıbalar başlarını öne eğip birbirinin peşi sıra en yakın ağıla doğru at gibi koşarlar. 100 davarın girebileceği yere 500 cıba sokuşur. Hararet çok artar, duman dikile kalır. Birbirlerine iyice sokulurlar ve kendi sıcaklıkları ile ıslanmış çıplak derilerini kuruturlar.Yakında kapalı bir ağıl yok da bir koyun sürüsü varsa, cıbalar koşup onların altlarına girerler ve daha çok ıslanmaktan kurtulurlar. Koyunların sıcaklığı ile derilerini kuruturlar. Çünkü o sırada koyunların yünleri henüz kırkılmamıştır. Koyunlar gün dönümünde (21 Haziran) kırkılır.Cıbalar altlarına sokulunca, koyunlar sorarmış: “ Kim o ayağımıza dolaşanlar? ’’Cıbalar, daha da büzülüp, seslerini incelterek; “ Cıba kulları! ’’ derlermiş.Biraz zaman geçince, cıbalar kumaşlar (kılları çoğalır). Artık yağmurdan korkmazlar. 21 Haziran gündönümüne kadar ayrı yayılan cıbaları, o tarihte koyun davarına katarlar. Artık beraber güdülürler.Yazın, öğle sıcağında koyunlar aşağıda yatarken, keçiler kırmalara (taşlık yerlere) çıkar. Oraları ayakları ile eşip düzeltir ve serin toprak bulup yatarlar. Kendilerine yatacak yer hazırlarken aşağıdaki koyunların üzerine taş düşürürler.Koyunlar yine sorarmış:  “Kim o, üstümüze taş atanlar?’’Keçiler, seslerini kalınlaştırıp:  “ Keçi beyleri!’’ derlermiş.      İnsanlar arasında da “cıbalar” vardır. Bunların eline güç ve yetki geçince “keçi beyi” geçinirler…Prof. Dr. Yahya AKYÜZ Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimler Fakültesi, Öğretim Üyesi
Devlet bir gün geniş ve boş bir araziye geceleri göz kulak olması için bir bekçi işe almaya karar verir.Bir süre sonra düşünürler, “Peki talimatlar olmadan bu işini nasıl yapacak?” Bir planlama birimi kurulur ve iki kişi işe alınır.Bir süre sonra “Peki işini yapıp yapmadığını nasıl kontrol edebiliriz?”  diye düşünürler ve bir  “İnsan Kaynakları Birimi “ kurarlar. İki kişiyi de bu birimi kurması için görevlendirirler. Biri çalışmalarını yürütür, diğeri raporları yazar.Bir süre sonra “Peki bunların maaşları nasıl ödenecek? “  diye tartışırlar. Bir muhasebe şefi, bir zaman tutucu, bir mutemet işe alırlar.Bir süre sonra  “Peki bunlardan kim sorumlu olacak?”  diye düşünürler. Bir genel müdür, bir genel müdür yardımcısı ve asistan alırlar.  Bir süre sonra ülkede kriz çıkar ve masraflara bütçede ayrılan ödeneğin yetmediği görülür ve bekçiyi işten çıkarırlar.
Devlet bir gün geniş ve boş bir araziye geceleri göz kulak olması için bir bekçi işe almaya karar verir.Bir süre sonra düşünürler, “Peki talimatlar olmadan bu işini nasıl yapacak?” Bir planlama birimi kurulur ve iki kişi işe alınır.Bir süre sonra “Peki işini yapıp yapmadığını nasıl kontrol edebiliriz?”  diye düşünürler ve bir  “İnsan Kaynakları Birimi “ kurarlar. İki kişiyi de bu birimi kurması için görevlendirirler. Biri çalışmalarını yürütür, diğeri raporları yazar.Bir süre sonra “Peki bunların maaşları nasıl ödenecek? “  diye tartışırlar. Bir muhasebe şefi, bir zaman tutucu, bir mutemet işe alırlar.Bir süre sonra  “Peki bunlardan kim sorumlu olacak?”  diye düşünürler. Bir genel müdür, bir genel müdür yardımcısı ve asistan alırlar.  Bir süre sonra ülkede kriz çıkar ve masraflara bütçede ayrılan ödeneğin yetmediği görülür ve bekçiyi işten çıkarırlar.
Köleler çiftlikten kaçarken sihirli lamba bulmuşlar ve cini lambadan çıkarmışlar.Cin 10 zenciye sormuş: Dileyin benden ne dilerseniz. Birer dilek dileme hakkınız var. 1. zenci “beyaz olmak istiyorum” demiş, olmuş. 10. zenci tebessüm etmeye başlamış. 2. zenci de beyaz olmak istediğini söylemiş, olmuş. 10. zenci sırıtmaya devam etmiş.3. zenci de beyaz olmuş dilediği dileğiyle... 10. zenci kıkırdamaya başlamış. 4. zencinin de isteği aynı... 10. zenci gülmeye devam... 5,6,7,8 derkeeen 9. zenci de beyaz olma yönünde isteğini kullanmış. Sıra 10. zenciye gelmiş ama adam yerlerde... Gülmekten kırılıyor. Cin isteğini sormuş... Adam nefes almaya fırsat bulduğu bir ara isteğini garip bir böğürtü ile belirtmiş: "hepsini zenci yap!".
Hz. İbrahim’i atmak için büyük bir ateş yakılmış­tı. Bu esnada bir karınca su taşıyordu. Yolda giderken karışlaştığı karıncalar nereye gittiğini sorarlar. Karın­ca, “Hz. İbrahim’i atacakları ateşi söndürmek için su taşıyorum” diye cevap verir.Soruyu soran karıncalar gülerler; “Senin götürdü­ğün su, o kocaman ateşi söndürmeye yetmez ki derler.”“Olsun” der karınca, “ben de biliyorum yetmeye­ceğini; ama hiç olmazsa safım belli olsun...”
Bir bilgeye sormuşlar; Bir insanın zekâsını nerden anlarsınız?
— Konuşmasından.Ya hiç konuşmazsa demişler.
O kadar akıllı insan yoktur ki...
Zamanınızın değerini bilin... Giden her saniye sizin ömrünüzden gitmekte...“Hesabınıza her sabah 86.400 dolar işleyen ve akşama da iyi kullanmadığınız her dolar’ı silen bir bankanız olduğunu varsayın. Bu bankaya zaman; dolar’a da saniye deyin. Her sabah hesabınıza 86.400 saniye işleniyor ve her gece iyi bir yatırım yapamadığınız bölümlerini geriye alamıyorsunuz. Bu banka, bir yılda bakiyeden fazlasını kullandırmayan ve sürekli bir dengeye sahip olmayan 365 güne sahip, her gün size yeni bir hesap açıyor ve her gece bu hesabı siliyor. Yarını engelleyecek herhangi bir şey yok”Fred Decker
Zamanın önemini, Senge’nin Haşlanmış Kurbağa örneği ile daha iyi anlayabiliriz; Bir kurbağayı kaynar suyun içerisine koyarsanız, kendini hemen dışarı atmaya çalışacaktır. Ama kurbağayı oda sıcaklığında bir suyun içerisine koyarsanız ve korkutmazsanız, öylece kımıldamadan duracaktır.             Bu arada su sıcaklığını yavaş yavaş arttırırsanız çok ilginç bir şey olur. Sıcaklık yükselirken kurbağa hiç bir şey yapmaz, keyfi yerinde gibi görünmektedir. Sıcaklık kademe kademe artıkça, kurbağa gittikçe daha çok sersemleyecektir, bir süre sonra sıcak olan kaptan dışarı çıkacak hali kalmayacaktır.Kurbağanın dışarı fırlamasını engelleyen bir durum olmamasına rağmen, kurbağa orada oturup haşlanmayı bekleyecektir. Çünkü kurbağanın hayatına yönelen tehditleri algılayan dâhili aygıtı, onun çevresindeki kademe kademe değişikliklere değil, ani değişimlere programlanmıştır.   
Tüketmek için bunca acele ettiğiniz takvim yapraklarına, onca hızla çevirdiğiniz akreplere yelkovanlara, içine gönüllü daldığınız o insafsız rutin çarkına şöyle bir uzaktan baktığınızda ne hissediyor­sunuz? “Ne kadarı benim hayatım” diye soruyor musunuz? Ne kadarını başkaları yaşamış benim yerime... Ya da ben başkalarının? “Aynadakinin ne kadarı ben’im, ne kadarı oynadık­larım? Sevgiyi koydum kum saatinin doludizgin akıp giden kum­larının her bir zerresine... Çünkü bir tek sevgi var elimizde; bunca yıldan damıtılıp gelen... Yine bir tek o kalacak, yaşanacak yıllarından geriye... Bir tek sevgi olacak bunca telaştan artakalan ötesi yalan...Can Dündar