Yeni evli bir çift vardı. Evliliklerinin daha ilk aylarında, bu işin hiç de hayal ettikleri gibi olmadığını anlayıvermişlerdi. Aslında birbirlerini sevmiyor değillerdi. Son zamanlarda o kadar sık olmasa da, evlenmeden önce sık sık birbirlerini çok sevdiklerine dair ne kadar da dil dökmüşlerdi. Ama şimdilerde, küçük bir söz, ufak bir hadise aralarında orta çaplı bir kavganın çıkmasına yetiyordu.Bir akşam oturup, ilişkilerini gözden geçirmeye karar verdiler. Her ikisi de, boşanmayı istememekle beraber, işlerin böyle gitmeyeceğinin farkındaydılar.Erkek, “Aklıma bir fikir geldi” dedi. “Bahçeye bir ağaç dikelim ve eğer bu ağaç üç ay içinde kurursa boşanalım. Kurumaz da büyürse, bunu bir daha aklımızdan geçirmeyelim. Bu süre içinde de ayrı ayrı odalarda kalalım.”Bu ilginç fikir hanımının da hoşuna gitti. Erkesi gün gidip bir meyve fidanı aldılar ve birlikte bahçeye diktiler.Aradan bir ay geçti, bir gece bahçede karşılaştılar. Her ikisinin de elinde içi su dolu birer bidon vardı.
Aşçılığı ile ün yapmış yaşlı bir kadın, akşam yemeğine gelecek olan oğlu ve yeni gelini için yine mutfağına kapanmış, yemek yapıyordu. Aynı akşam yemeğe eski bir aile dostu da davetliydi.Beklenen misafirler gelip sofraya oturduklarında, çok şaşırtıcı bir durumla karşılaştılar. Yaşlı kadının o gece yaptığı yemekler, oburların bile iştahını kapatacak kadar berbattı. Tatlılar un kokuyordu, patatesler yanmıştı, köfteler ise neredeyse hiç pişmemişti. Oğlu, yeni gelini ve aile dostu, kadıncağıza durumu fark ettirmemek için ellerinden geleni yaptılarsa da, yemek sırasında, pek iştahlı göründükleri söylenemezdi.Nihayet yemek bitti ve yeni evli çift, annelerinin ellerini öperek evlerine gittiler. Aile dostları ise biraz daha kaldıktan sonra, gitmeyi düşünüyordu. Oğlu ve gelini gittikten sonra, yaşlı kadına:“Senin harika bir aşçı olduğunu adım gibi biliyorum. Bana söyler misin, bu geceki yemekler neden o kadar kötüydü? Bence ya hastasın ya da bir sorunun var” dedi,Yaşlı kadın gülümseyerek cevap verdi:“Hayır, hiçbir şeyim yok. Kasten yaptım. Bu yemekten sonra oğlum, asla ikide bir annesinin yemeklerini hatırlatıp karısının kalbini kıramayacak.”
Soğuk bir kış akşamı, Mc Donalds’ın kapısından içeri yaşlı bir amcayla teyze girmişler, bir masaya oturmuşlar. Derken amca, kasaya gidip bir hamburger, bir büyük boy patates ve bir büyük kola almış. Elinde tepsiyle masaya dönmüş, hamburgeri ikiye bölerek yarısını teyzenin önüne koymuş, sonra bütün patatesleri tek tek sayarak onların da yarısını teyzeye vermiş, sonra kola kutusunu da ortaya koymuş, önce bir yudum ken­disi içiyor, sonra da teyze bir yudum alıyormuş. Herkes ne tat­lılar, iki tonton buraya gelmişler, bir kişilik yemeği ikisi yiyorlar zavallıcıklar diye onları izliyormuş. Derken bir de bakmışlar ki teyzenin önünde hamburgerle patatesler olduğu gibi duruyor, kocasının afiyetle yemek yiyişini seyrediyor, arada bir de kola’dan bir yudum alıyormuş.Sonunda orda çalışanlardan biri dayanamamış, yanlarına gitmiş:Affedersiniz, ben sizi izlemekten kendimi alamadım, lüt­fen izin verin size bir menü kendim ısmarlayayım.Yaşlı amca teşekkür ederiz, ama biz halimizden memnu­nuz. 60 yıldır evliyiz ve her şeyimizi işte böyle paylaşırız, demiş...Bunun üzerine genç adam teyzeye dönmüş:—Peki, ama teyzeciğim, siz neden hamburgerinizi, patatesle­rinizi yemiyorsunuz, neyi bekliyorsunuz?Yaşlı teyze cevap vermiş:—Dişleri!
Meşhur bir ressam, günün birinde dünyanın en güzel şeyinin resmini yapmaya karar verdi. Bunun için de uzun bir yolculuğa çıktı. Ağaçlık bir yolda giderken yaşlı bir adama rastladı ve ona dünyanın en güzel şeyini sordu. İhtiyar: “İmandır” dedi.Biraz ilerleyince kasabada bir düğün gördü. Kalabalığın arasından geline doğru ilerleyerek aynı soruyu ona da sordu. Gelin gözlerinin içi gülerek:“Dünyanın en güzel şeyi aşktır”  dedi. Sonra cepheden dönen yorgun bir askerle karşılaştı. Aynı soruyu ona da sordu ve şu cevabı aldı:“Dünyanın en güzel şeyi barıştır.”Ressam kendi kendine “İman, Aşk ve Barışın resmini nasıl yapabilirim” diye düşünürken evin yolunu tutmuştu. Evin kapısından içeri girdiğinde dünyanın en güzel manzarasının karşısında durduğunu düşündü. Çocuklarının masum bakışlarında İman, karısının gözlerinde Aşk, evinde ise Barış vardı. Böylelikle dünyanın en güzel şeyinin resmini yapmaya koyuldu. Resim bitince de adını şöyle koydu:“Evim”
“Evlendiğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi, babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu.  Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında eşi bütün bağları kopardı ve “Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak.” diyerek rest çekti.Eşini kaybetmeyi göze alamazdı. Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında, mutlu bir yuvası, sevdiği ve kendini seven bir eşi ile çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve sorunlarla karşılaşmıştı.Hala onu ölürcesine seviyordu. Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak, böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı. Babasına lazım olabilecek bütün malzemeleri hazırladıktan sonra, yatalak olan babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can:“Baba ben de seninle gelmek istiyorum” diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular.Kara kışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik Can sürekli babasına: “Baba nereye gidiyoruz ?” diye soruyor, ama cevap alamıyordu. Öte yandan nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adam, gizli gizli gözyaşı döküyor, oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu.Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan çatlaklarından sular sızıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi, hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdikten sonra diğer malzemeleri de taşıyarak babasını sırtlayıp yatağa yerleştirdi. Tipi, barakanın içinde hissediliyordu. Adeta fırtınalar esen barakanın içindeki babasını çaresizlik içerisinde izledi. Kendisi daha şimdiden üşümeye başlamıştı. Yarın yine gelip bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü. Öyle üzgündü ki; dünya başına göçüyor gibiydi. O, bu duygular içindeyken babası yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti, içi yanıyordu fakat belli etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle olanları seyrediyordu. Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi, yanaklarını ve ellerini defalarca öptü. “Beni affet” der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hâkim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. “Buna mecburum” der gibi baktı babasının yüzüne ve Can’ın elini tutup hızla barakayı terk etti.Arabaya bindiler. Can, yol çıktıklarında: “Neden dedemi o soğuk yerde bıraktın” diye ağlamaya başladı. Verecek hiçbir cevap bulamıyor, “annen böyle istiyor” da diyemiyordu. Can:“Baba sen yaşlandığında bende seni buraya mı getireceğim” diye sorunca, dünyası başına yıkıldı.O soruyla birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında “Beni affet baba” diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış ve çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Oğlu “Baba beni affet, sana bu şekilde davrandığım için beni affet” diye söyleniyordu. Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu... “Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın.”
Jean Richepin anne yüreğinin önemini bir hikâye ile ne güzel anlatmış;Delikanlı, katı yürekli bir kızı sevmiş ve onunla evlenmek istemişti. Ancak, kız korkunç bir şart ileri sürerek, “senin sevgini ölçmek istiyorum. Bunun için köpeğime yedirmek üzere bana annenin kalbini getireceksin” dedi.Delikanlı, tüyleri ürperten bu teklif karşısında ne yapacağını şaşırmış ve uzun bir tereddütten sonra hislerine mağlup olup annesini öldürmeye karar vermişti. Annesi, belki de durumu fark ettiği için oğluna fazla direnmedi.Çocuk annesini öldürerek kalbini bir mendile koydu. Delikanlı, kızın isteğini yerine getirmiş olmanın heyecanıyla, yolda koşarken ayağı bir taşa takıldı. Kendisi bir tarafa, mendil içindeki kalp bir tarafa fırladı.Canının acısından ağzından ister istemez “Ah anacığım!” sözleri döküldüğünde, annesinin tozlara bulanan ve hala soğumamış olan kalbinden “Canım yavrum, bir yerin acıdı mı?” diye ses yükselmiş.
Yaşlı karı-koca çok güzel bir kahvaltı sofrasında, evliliklerinin 50. yılını kutlamaktadırlar, ikisinin de yüzleri gülmektedir, Gayet neşelidirler.Kadın kocasına ikram etmek üzere, masanın üzerinden dilimlenmiş ekmeğe tereyağı sürmek üzere alır ve ekmeğin yumuşak tarafına yağı sürer, içinden de şöyle geçirir:“50 yıldır kocam ekmeğin yumuşak tarafını seviyor diye ona her sabah ekmeğin yumuşak tarafını veriyorum. Bugün ekmeğin yumuşak tarafını kendime ayıracağım, dış yüzünü ve sert tarafını da kocama vereceğim. Bugünlük beni affeder. Nasıl olsa evliliğimizin 50. yılı.”Ekmeğin dış yüzüne yağ sürerek kocasına ikram eder. Kocası ise hayret ve sevinç içerisinde, şöyle düşünür:“Ah karıcığım! 50 yıldır sen ekmeğin dış yüzünü seviyorsun diye hep ben yumuşak tarafını yedim, ne kadar naziksin, fedakârlıkta bulunup ekmeğin sert tarafını bana veriyorsun!”
Birinci sınıf öğrencileri, bir aile resmi hakkında tartışıyorlardı. Resimdeki küçük erkek çocuğunun saç rengi ailenin diğer üyelerinin saç renklerinden farklıydı. Öğrencilerden biri o küçük erkek çocuğunun evlat edinilmiş olduğunu ileri sürdü ve bunun üzerine bir kız öğrenci şunları söyledi. Ben evlat edinilme konusunda her şeyi bilirim çünkü ben de evlatlığım. Bir başka çocuk ”Evlat edinilmek ne demektir”? Diye sordu. Kız öğrenci şöyle yanıtladı onu: “Annenin karnında değil, yüreğinde büyümüşsün demektir”.  George Dolan
Adam yorgun argın eve döndüğünde 5 yaşındaki oğlunu kapının önünde beklerken bulmuş. Çocuk babasına:  “Baba 1 saatte ne kadar para kazanıyorsun?” diye sormuş. Zaten yorgun gelen adam “bu seni ilgilendirmez” diye cevaplamış. Bunun üzerine çocuk:  “Babacığım lütfen bilmek istiyorum” diye cevap vermiş. Adam,  “İlla ki bilmek istiyorsan 20 dolar kazanıyorum” diye cevap vermiş. Bunun üzerine çocuk,            “Peki bana 10 dolar borç verir misin?” diye sormuş. Adam iyice sinirlenip:  “Benim, senin saçma oyuncaklarına veya benzeri şeylerine ayıracak param yok hadi derhal odana git ve kapını kapat” demiş. Çocuk sessizce odasını çıkıp kapısını kapatmış adam sinirli sinirli bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder diye düşünmüş aradan bir saat geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşmiş ve çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını düşünmüş belki de gerçekten lazımdı. Yukarı çocuğun odasına çıkmış ve kapıyı açmış. Yatağında olan çocuğa:  “Uyuyor musun?” diye sormuş. Çocuk, “Hayır”  demiş.“Al bakalım istediğin 10 doları sana az önce sert davrandığım için üzgünüm ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim”  demiş. Çocuk sevinçle haykırmış:  “Teşekkür ederim babacığım”  Yastığının altından diğer buruşuk paraları çıkarmış adamın suratına bakmış ve yavaşça paraları saymış bunu gören adam iyice sinirlenerek:  “Paran olduğu halde neden benden para istiyorsun?” demiş. Çocuk,  “Ama yeterince yoktu”  demiş ve paraları babasına uzatarak:  “İşte 20 dolar, 1 saatini bana ayırır mısın?” demiş...Jack Canfield
Bir bilim adamının, tıp konusunda yeni ve çok önemli buluşları olmuştu. Bir gazete muhabiri, röportaj yaparken kendisine, ortalama bir insandan nasıl olup da daha farklı ve yaratıcı bir insan olduğunu sormuş. Kendisini diğerlerinden ayıran özellik neymiş? Bilim adamı bu soruyu, “İki yaşındayken annesinin yaşadığı bir deneyim nedeniyle” diye cevaplamış.Bilim adamı, buzdolabından süt şişesini çıkartma­ya çalışırken, şişe elinden kayıp yere düşmüş ve ortalık süt gölüne dönmüş. Annesi mutfağa geldiğinde, ona bağırmak, söylenmek ya da cezalandırmak yerine, “Robert, ne kadar güzel bir hata yaptın! Daha önce bu kadar büyük bir süt gölü görmemiştim. Evet, olan olmuş. Şimdi birlikte burayı temizlemeden önce biraz yerdeki sütle oyna­mak ister misin?” demiş. O da eğilip, oynamış yere dö­külen sütle. Birkaç dakika sonra annesi, “Robert, bu tür bir şey yaptığında, bunu senin temizlemen ve her şeyi eski haline getirmen gerektiğini biliyor musun? Bunu nasıl yap­mak istersin? Bir sünger mi kullanalım, bir havlu ya da bir bez mi? Hangisini istersin?” demiş. Robert süngeri seç­miş ve birlikte yere dökülen sütü temizlemişler. Daha sonra annesi, “Biliyor musun? Burada yaşadığımız olay, senin iki minik elinle bir süt şişesini taşıyamadığın kötü bir deneyimdi. Şimdi arka bahçeye çıkalım ve şişeyi suyla dol­durup, senin dolu bir şişeyi düşürmeden taşımanı sağlaya­lım” demiş. Küçük çocuk şişeyi boğazından iki eliyle tutarsa, düşürmeden taşıyabileceğini öğrenmiş.Ne güzel bir ders! Bu ünlü bilim adamı daha son­ra, o anda bir hata yaptığı zaman bundan korkmaması gerektiğini öğrenmiş. Yapılan hataların yeni bir şeyler öğrenmek için çok güzel fırsatlar olduğunu anlamış. İş­te bilimsel araştırmalardaki deneyler de bu temele da­yanır zaten. Bir deney başarısız olsa bile, o deneyden çok değerli bilgiler elde edilir. Bütün anne babalar ço­cuklarına, annesinin Robert’e davrandığı gibi davran­salar çok daha iyi olmaz mı?
Adam 3 yaşındaki kızını, pahalı bir hediyelik kap­lama kâğıdını ziyan ettiği için azarlamıştı.Küçük kız, koskoca bir paket altın yaldızlı kâğıdı bir kutuyu eğri büğrü sarmak için kullanmıştı...Yılbaşı sabahı küçük kızı, paketi getirip “Bu senin babacığım” dediğinde üzüldü. Acaba gereğinden fazla mı tepki göstermişti kızma... Bir gece önce yaptığından utandı... Ne var ki paketi açınca yeniden öfkelendi. Kutunun içi boştu... Kızma gene bağırdı:“Birisine bir hediye verdiğinde, kutunun içinde bir şey olması lazım. Bunu da mı bilmiyorsun küçük hanım?” Küçük kız gözlerinde yaşlarla babasına baktı, “O kutu boş değil ki baba” dedi... “İçini öpücüklerimle doldurmuştum!” Adam öyle fena oldu ki... Koştu... Kızına sarıldı... Beraberce ağladılar.Adam o altın kutuyu ömrünün sonuna kadar yata­ğının başucunda sakladı. Ne zaman keyfi kaçsa, ne za­man morali bozulsa, ne zaman kendini kötü hissetse, kutuya koşar, içinden minik kızının sevgi ile doldurdu­ğu hayali öpücüklerinden birini çıkarırdı.
Üzerinde en iyi giysisi bulunduğu halde yemek odasına hızla girdi. O gece bir toplantısı vardı ve hazırlanmaya çalışıyordu. Hazırlıklarını süratle sürdürürken gözü dört yaşındaki kızına ilişti. Kızı, radyodaki müziğin ritmine ayak uydurmuş dans ediyordu.Geç kaldığı için acele ediyordu. Fakat içinden gelen sese uyarak kızını seyretmeye başladı. Sonra ona eşlik etmeye başladı. Kızının elinden tutmuş onunla birlikte dans ediyordu. Yedi yaşındaki kızının gruba katılmasıyla büyük bir coşku başladı. Üçü birden yemek odasında başlayıp, salonda biten çılgın bir dans sergilediler. Radyodaki şarkı bir anda bitiverdi, tabii dans da. İkisinin de popolarına yavaşça vurarak onları banyoya yolladı.Küçük kızlar merdivenleri nefes nefese çıktılar. Anneleri seslerini duyabiliyordu. Eğilmiş, iş çantasına dosyalarını yerleştirirken, küçük kızın ablasına:“En iyi anne bizim annemiz, değil mi?” dediğini işitti.Kadın birden dondu kaldı... Kendini yaşamın koşturmacasına kaptırıp, o güzel anı kaçırmak üzere olduğu için suçladı. Ofisinin duvarlarını süsleyen ödülleri, diplomaları geldi aklıma. Elde ettiği hiçbir başarı, hiçbir ödül bunun yerini tutamazdı.“En iyi Anne bizim annemiz, değil mi?”
Çocuklarınız sizlerin değildir,Onlar bizzat yaşamın çağrısının kızları ve oğullarıdır.Elinizden geçerler, sizden gelmezler...Eğer sizlerle birlikteyseler, Bu sizindir anlamına gelmez!Onlara sevginizi verin, fikirlerinizi değil...Çünkü onların kendi fikirleri vardırBedenlerini barındırın, ruhlarını değil...Çünkü ruhları bize ve hayallerimize yasaklanan yarınlardadır...Sizler onlara benzemeye çalışın...Onları kendinize benzetmeye değil!Çin Atasözü
Çocuklarınız sizlerin değildir,Onlar bizzat yaşamın çağrısının kızları ve oğullarıdır.Elinizden geçerler, sizden gelmezler...Eğer sizlerle birlikteyseler, Bu sizindir anlamına gelmez!Onlara sevginizi verin, fikirlerinizi değil...Çünkü onların kendi fikirleri vardırBedenlerini barındırın, ruhlarını değil...Çünkü ruhları bize ve hayallerimize yasaklanan yarınlardadır...Sizler onlara benzemeye çalışın...Onları kendinize benzetmeye değil!Çin Atasözü
Soğuk bir gündü. Thames nehri kenarında, ihti­yar, beli bükük bir kör adam, soğuktan morarmış parmaklarıyla keman çalıyordu. Biraz öteden geçen, düzgün giyimli iki adam ihtiyarı incelemeye koyuldu­lar.Adamlardan zayıfı, ihtiyarın paltosuna dokunarak: “Kötü bir gün” dedi. “Kimse para vermeye yanaşmı­yor, değil mi?”İhtiyar:“Kötü bir gün sayılmaz evlat. Fakat soğuktan kimse penceresini açmayı akıl etmiyor” diye cevap verdi.Adam heyecanlı bir sesle.“Pencereler açılıncaya kadar çalmaya devam et!” de­di.İhtiyar garip bir tevekkül içinde ellerini yukarı kal­dırdı ve:“İmkân olsa Tanrı'ya duyurmak isterim” dedi.Zayıf adam birden kemanı aldı ve:“Ben çalsam ne dersin?” dedi. ”Belki ben pencerele­ri açtırabilirim.”Sonra eldivenlerini çıkardı ve sokağa dönerek çal­maya başladı. Yolcunun elinde, bu alelade keman bir­den yepyeni bir ruha bürünmüştü. Dilsiz, cansız nota­lar dile gelmiş; sokağı lirik nağmeler doldurmuştu.O sırada bir pencere açıldı ve yukarıdan atılan bir paranın tıkırtısı duyuldu. Arkadan bir daha.Bir daha... Şahane müzik perde perde yayıldıkça, sokak boyunca sıralanan evlerin pencereleri bir bir açılıyor ve paralar ardarda yağıyordu.Zayıf adam kemanı elinden bıraktı ve:“Bereketli bir gün!” dedi.Sonra ihtiyara dönerek ilâve etti:“Artık eve gidebilirsin. Ne istersen al. İstediğin gibi ye, iç!”Şaşkın bir halde kalan ihtiyar, ayrılmak üzere olan adamların arkasından sordu:“İsminiz bayım, isminiz?”Öteki cevap verdi:“Paganini.”İhtiyar kör adamın karşısına çıkıp yardımına koşan adam, Paganini'ydi ve dünyanın en ünlü keman virtüözleri arasındaydı...Coronet'ten
Ülkenin batısındaki küçük bir mahallenin bir sokağının neredeyse tamamı ressamlardan oluşmaktaydı. Bu mahallede, üç katlı bodur bir tuğla yığınının tepesinde iki kız arkadaşın stüdyoları bulunmaktaydı. Alt katlarında ise yaşlı bir ressam oturuyordu. Günlerden bir gün kız arkadaşından biri zatürree hastalığına yakalandı. Genç kız günden güne eriyordu. Bir gün, resim yaparken o da yatağında pencereden dışarı bakıyor ve sayıyordu… Geriye doğru sayıyordu; “on iki“ dedi, biraz sonra da “on bir“ , arkasından “on“ , sonra “okuz“, daha sonra, hemen birbiri ardına “sekiz“ ve “yedi“. Arkadaşı merakla dışarı baktı. Sayılacak ne vardı acaba? Görünürde sadece kasvetli, bomboş bir avlu ile altı yedi metre ötedeki tuğla evin çıplak duvarı vardı. Budaklı köklerinden çürümüş, yaşlı mı yaşlı bir asma, tuğla duvarın yarı boyuna kadar tırmanmıştı. Dönüp arkadaşına “Neyin var?“ diye sordu. Hasta kız fısıltı halinde “altı“ dedi. “Artık hızla düşüyorlar. Üç gün önce nerdeyse yüz tane vardı. Saymaktan başıma ağrı giriyordu. Ama şimdi kolaylaştı. İşte biri daha gitti. Topu topu beş tane kaldı şimdi. “Beş tane ne?“ diye sordu arkadaşı. “Yapraklar, asmanın yaprakları. Sonuncusu da düşünce, ben de mutlaka gideceğim. Hissediyorum bunu.“ arkadaşı ona saçmalamamasını söyleyip içmesi için çorba götürdü. Fakat o: “işte bir tanesi daha gidiyor. Hayır, çorba filan istemiyorum. Bununla geriye dört tane kaldı. Hava kararmadan sonuncusunun da düştüğünü görmek istiyorum… Ondan sonrada ben de gideceğim.“ diyerek cevap verdi. Genç kız uykuya daldığında arkadaşı da alt kattaki yaşlı ressama ziyarete gitti. Bu sırada yaprak olayını da anlattı yaşlı adama. Yukarı çıktığında arkadaşı uyuyordu. Ertesi sabah hasta kız hemen arkadaşına perdeyi amcasını söyledi.  Ama hayret! Hiç bitmeyecek gibi gelen upuzun gece boyunca aralıksız yağan yağmur ve şiddetle esen rüzgârdan sonra, bir asma yaprağı hala yerinde duruyordu. Sapına yakın tarafları hala koyu yeşil kalmakla birlikte, testere ağzı gibi tırtıllı kenarlarına ölümün ve çürümenin sarı rengi gelmiş olan yaprak, yerden altı yedi metre yükseklikteki bir dala yiğitçe asılmış duruyordu. “Bu sonuncusu“ dedi hasta kız. “Geceleyin mutlaka düşer diye düşünmüştüm. Rüzgârı duydum. Bugün düşecektir, o düştüğünde bende öleceğim.“Ağır ağır geçen gün sona erdiğinde onlar, alacakaranlıkta bile, asma yaprağının duvarın önünde sapına tutunmakta olduğunu görebiliyorlardı. Derken şiddetli yağmur tekrar başladı. Hava yeteri kadar aydınlanır aydınlanmaz, genç kız perdenin açılmasını istedi. Asma yaprağı hala yerindeydi. Genç kız, yattığı yerden uzun uzun yaprağı seyretti. “Münasebetsizlik ettim. Benim ne kötü bir insan olduğumu göstermek istercesine, bir kuvvet o son yaprağı orada tuttu. Ölümü istemek günahtır. Şimdi biraz bana çorba verebilirsin.“ dedi.Akşamüstü gelen doktor ayrılırken şimdi alt kattaki bir hastaya bakmam gerekiyor. Yaşlı bir ressammış sanırım. O da zatürree. Yaşlı adamcağız çok ağır bir durumda, kurtulma umudu yok ama daha rahat eder diye bugün hastaneye kaldırılıyor, dedi. Ertesi gün Doktor: “Tehlikeyi atlattınız, siz kazandınız.“ dedi. O gün öğleden sonra artık iyileşmiş olan arkadaşına alt kattaki yaşlı adamı anlattı. Yaşlı adam iki gün hastanede yattıktan sonra ölmüş. Hastalandığı günün sabahı kapıcı onu, odasında sancıdan kıvranırken bulmuş. Pabuçları, elbisesi baştan aşağı sırılsıklam, her yanı buz gibi bir haldeymiş. Öyle korkunç bir gecede nereye çıktığına akıl sır erdirememişti kimse. Sonra, hala yanık duran bir gemici feneri, yerinden sürüklene sürüklene çıkarılmış bir portatif merdiven, bir de üstünde birbirine karışmış sarı, yeşil boyalarla bir palet ve sağa sola saçılmış birkaç fırça bulmuşlar. O zaman o son yaprağın sırrı da çözüldü. Rüzgâr estiği zaman bile yerinden oynamayan yaprak, yaşlı ressamın şaheseriydi. Yaşlı adam, son yaprağın düştüğü gece oraya bir yaprak resmi yapıp yapıştırmıştı. Henry
Kanada’lı siyaset adamı Horst A. Schmid, 1985 yılında dostlarına gönderdiği, tebrik kartlarındaki hayat görüşü: 
Hayat bir aşktır… Onu yaşayınız.
Hayat bir hediyedir… Onu alınız.
Hayat bir bilmecedir… Onu çözünüz.
Hayat bir görevdir… Onu yapınız.
Hayat bir yarışmadır… Ona katılınız.
Hayat bir amaçtır… Onu başarınız.
Hayat bir fırsattır… Onu kaçırmayınız.
Hayat bir üzüntüdür… Onu yeniniz.
Hayat bir mücadeledir… Onu kazanınız.
Hayat bir yalnızlıktır… Onunla yüzleşiniz.
Hayat bir güzelliktir… Devamına dua ediniz.
Hayat bir dostluktur… Değerlendiriniz.
Hayat bir sözdür… Yerine getiriniz.
Hayat bir yolculuktur… Onu “mutluluk” la tamamlayınız.