Eğitimli insanların dokuz düşüncesi vardır.
Baktıklarında berrak görmeyi düşünürler.
Dinlediklerinde, iyi duymayı düşünürler.
Görünüşleri bakımından sıcak olmayı düşünür­ler.
Davranışlarında saygılı olmayı düşünürler.
Konuşmalarında doğru olmayı düşünürler.
İşlerinde ciddi olmayı düşünürler.
Kuşkuya düştüklerinde soruları nasıl soracakla­rını düşünürler.
Öfkelendiklerinde, sorunları düşünürler.
7 Yaşındayken babasını kaybetti ve yetim kaldı.
8 Yaşında okuldan alındı ve köyde yaşadı.
10 Yaşında yüzü kanlar içinde kalacak şekilde, yeni okulundaki hocasından dayak yedi.
17 Yaşında hayalindeki okulun istediği bölümü için gerekli not ortalamasını tutturamadı.
24 Yaşında tutuklandı, günlerce sorguya çekildi ve 2 ay tek ba­şına bir hücrede hapis yattı. 
25 Yaşında sürgüne gönderildi. 
27 Yaşında kendisinden bir yaş büyük meslektaşı, kendisinin de üyesi bulduğu derneğin çalışmaları ile kahraman ilan edilirken, kendisi hiç önemsenmiyordu. Doğduğu şehrin merkezinde rakibi törenlerle karşılanırken, o kalabalık arasında yalnız başına olanları izliyordu.
disi başka şehirleri düşman elinden kurtarmaya çakşırken, doğduğu şehir düşmanların eline geçti.
30 Yaşında amiri, onu kendisinden uzaklaştırmak için başka gö­reve atanmasını sağladı. Yeni görevinde fiilen işsiz bırakıldı. Ay­larca boş kaldı.
37 Yaşında böbrek hastalığından Viyana’da 2 ay hasta ve yal­nız halde yattı.
37 Yaşında komutan olarak yeni atandığı ordu, dağıtıldı. 
38 Yaşında Savunma Bakanı tarafından görevinden atıldı. 
38 Yaşında bir toplantıda giyebileceği bir tek sivil elbisesi bile yoktu ve başkasından bir redingot ödünç aldı. Ayrıca cebinde sade­ce 80 lirası vardı.
38 Yaşında kendisi için tutuklama karan çıkarıldı.
38 Yaşında en yakın beş arkadaşından üçü, onun Kongre tem­sil heyetine üye olmaması için oy kullandı.
39 Yaşında idam cezasına çarptırıldı. Sonra ne mi oldu?
42 yaşında Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı oldu!
Okuduğunuz öykü efsanevi lider, Mustafa Kemal Atatürk’e aittir.
Şimdi düşünün, sizin başarılı olmanızı engelleyen ama Atatürk’ün karşısına çıkmamış bir engel var mı?
Başarınızın önündeki engel ne? Paranız mı yok? Ata­türk’ün de yoktu! Sağlığınız mı bozuk? Atatürk’ün de bo­zuktu! Çevrenizde sizi çekemeyenler mi var? Atatürk'ün de vardı! Bazı yakın arkadaşlarınız sizi arkadan mı vurdu? Ata­türk’ün de başına geldi! Aileniz çok zengin değil miydi? Ata­türk’ünki de değildi! Amirleriniz hakkınızı mı yiyor? Ata­türk’ünkini de yemişlerdi!
Sizden daha beceriksiz ama hırslı insanlar, sizden daha hızlı yükselip size amirlik mi yapıyor? Atatürk'ün de başına gelmişti! Geçmişte bazı denemeleriniz­de başarısız mı oldunuz? Atatürk de olmuştu! Hakkınızda idam fermanı çıktığı için mi başarılı olamıyorsunuz? Ata­türk’ün de başına gelmişti!
Kişisel sorunlar büyük başarıların önünde engel değildir. Mustafa Kemal kişisel kurtuluş savaşı ile ülkeyi kurtarma sa­vaşını birlikte götürebilmişti.
Bilinen bir deyişle ona “para yok” dediler “bulunur” de­di, “düşman çok” dediler “yenilir” dedi. Ve “Sonunda tüm dedikleri oldu.” Gençliğe hitabesinde niçin “vazifeye atılmak için içinde bulunduğun şartların imkân ve şeraitini düşünmeye­ceksin" dediğini sanırım daha iyi anladınız.
Atatürk başlangıçta tek kişiydi. Her şey bir insanla başla­dı. Her şey bir insanın beyninde başladı. Sonra diğer insanla­rın katılımı ile büyüdü. Amaçlanan sonucun elde edilmesiy­le de başarıya ulaşıldı.
“Bir ormanda iki kişi ağaç kesiyormuş. Birinci adam sabahları erkenden kalkıyor, ağaç kesmeye başlıyormuş, bir ağaç devrilirken hemen diğerine geçiyormuş. Gün boyu ne dinleniyor ne öğle yemeği için kendine vakit ayırıyormuş. Akşamları da arkadaşından bir kaç saat sonra ağaç kesmeyi bırakıyormuş. İkinci adam ise arada bir dinleniyor ve hava kararmaya başladığında eve dönüyormuş. Bir hafta boyunca bu tempoda çalıştıktan sonra ne kadar ağaç kestiklerini saymaya başlamışlar. Sonuç: İkinci adam çok daha fazla ağaç kesmiş. Birinci adam öfkelenmiş: “Bu nasıl olabilir? Ben daha çok çalıştım, senden daha erken ise başladım,  senden daha geç bitirdim. Ama sen daha fazla ağaç kestin, bu işin sırrı ne?” İkinci adam yüzünde tebessümle yanıt vermiş: Ortada bir sır yok. Sen durmaksızın çalışırken, ben arada bir dinlenip baltamı biliyordum. Keskin baltayla, daha az çabayla daha çok ağaç kesilebilir.”Kendimizi geliştirmek, baltamızı bilemektir. Kendimize zaman ayırıp, yaşamımızı objektif bir bakışla gözden geçirmektir. Zayıf bulduğumuz alanlarımızı geliştirmek için çaba göstermektir. Bu, zihnimizin, ruhumuzun, karakterimizin güçlenmesi için olmazsa olmaz bir koşuldur.Bireysel ve iş yaşamımızda başarılı, mutlu ve doyumlu olmak istiyorsak, baltamızı bilemek için kendimize zaman ayırmalıyız.
Bili Toomey’nin olimpik dekatlonu kazanma hikâyesi oldukça düşündürücüdür. Bili, 1964 yılında yirmi beş yaşındayken olimpiyatların en yorucu oyunu olan dekatlon seçmelerine katılıyor. Seçmeler sonunda ilk üç rakibi olimpiyatlara katılma hakkı kazanırken o, dördün­cü olarak eleniyor.Ertesi günü onu sahanın etrafında koşarken görenler: “Mr. Toomey, olimpiyatlara katılma şansınızı nasılsa kaybettiniz, neden çalışıyorsunuz?” diyorlar. O şu muh­teşem cevabı veriyor:“1968 olimpiyatları için çalışıyorum.” Ve bu disiplinli çalışma neticesini veriyor. Bili Toomey 1968 Mexico City Olimpiyatlarında altın madalyayı gururla göğsüne taka­rak birincilik kürsüsünde haklı yerini alıyor.
Dünyanın en uzun bisiklet yarışı 1951 yılında İsveç’te yapıldı ve bu yarışı genç yarışmacıların arasından sıyrılarak 66 yaşındaki Gustav Hakanson kazandı. İlk önce organizasyon komitesi yaşlı olduğu için yarışa almamış, ona yarışmacı numarası vermemişti. Gömleğine 0 rakamı yazarak yarışçıların arasına katıldı. Sekiz gün devam eden yarışta süper dede 50 genç yarışmacıdan 24 saat önce yarışı tamamlamıştı. Kayıtlı olmadığı için ona ödül vermediler. Ama bisiklet imalatçıları onun adını sembolleştirerek bisikletlerine marka yaptılar: Supergrandpa (Süper büyük baba).
Aristo ile aynı dönemde yaşamış olan Demosthones zengin bir ailenin çocuğuydu. Yedi yaşındayken babası öldü ve kendisine büyük bir miras kaldı. Yaşının küçük olmasını fırsat bilenler mirasın büyük bir bölümünü onun elinden aldılar. Küçük ve çelimsiz olan Demosthones haksız insanlara karşı mücadele etmek için ülkenin en etkili hatibi olmaya karar verdi. Ancak, Demosthones kekemeydi. Yine de kararında ısrarlıydı.sthones sesini geliştirme alıştırmaları yapmak için evinin altında bir çalışma odası yaptırdı. Dışarı çıkmamak ve işine yoğunlaşmak için saçının yarısını kazıttı. Ağzına çakıl taşları doldurarak konuşma egzersizleri yapmaya, koşarken şiir okumaya, boy aynası karşısında sürekli olarak konuşmaya başladı.Demosthones’in bu çalışmaları epey sürdü. Halka açık mecliste yaptığı konuşmasında başarısız oldu ve dinleyiciler karşısında mahcup oldu. Buna rağmen o mücadelesinden hiç vazgeçmedi. Çalışmalarını daha da yoğunlaştırdı. Sonuçta hitabetini istediği seviyeye getirdi. Ünü ülkeye yayıldı. Döneminin en etkili hatibi olmayı başardı.
“Asla vazgeçmeyin.Dünyada hiçbir şey ısrar etmenin yerini alamaz.Yetenek alamaz, dünyada yetenekli ama başarısız insandan daha çok ne var?Deha alamaz, uygulamaya sokulmamış deha, atasözü gibidir.Tek başına eğitim alamaz, dünya başıboş gezen eğitimli insanlarla doludur. Israrlı ve kararlı olmak tek başına bir güçtür.”Calvin Colidge
Bayan Ernest Gent, bir hizmetçi kız tutmuş­tu. Neli adlı hizmetçi kızın temizliğe iyi dikkat etmediğini görünce, ona şöyle dedi:“Neli! Senin önceden çalıştığın yerle konuş­tum. Senin namuslu, dürüst biri olduğunu, iyi yemek pişirdiğini, çocuklara iyi baktığım anlat­tı ama temizliğe pek önem vermediğini ilave etti. Ben, bu son ifadeye ihtimal vermiyorum. Çünkü sen, üzerine temiz elbiseler giyen birisin ve bütün evi de bu şekilde temiz tutacağına ve şeninle iyi anlaşacağımıza inanıyorum.”Bayan Gent’in bu sözleri tesirini gösterdi. Neli, Bayan Gent’in güvenini sarsmamak için çok iyi çalışıyor ve evin temizliğine de son dere­ce dikkat ediyordu.
Edison günlerce uğraşıp bir ampul yapar. Yanında çalışan çocuğa verip üst kata gönderir. Fakat çocuk ampulü yere düşürüp kırar. Edison tekrar uğraşıp ikinci bir ampul yine yapar ve yine aynı çocuğun eline verir. Arkadaşları hemen itiraz ederler. Bu sakar çocuğa nasıl olup da güvendiğini anlayamazlar. Edison şöyle der:“Eğer ikinci defa ampulü eline vermeseydim, hayat boyu kendisini beceriksiz bir insan olarak düşünecekti. Kendine güvenini kaybetmesin diye verdim.”
Charles Schwab’ın istediği kadar verim alamadığı bir fabrikası vardı. Bir gün ustabaşı ile konuşuyordu:“Senin gibi becerikli birisi nasıl olur da fabrikadan istediği kadar verim alamaz?”“Bilmiyorum. Bütün işçileri çok çalıştırdım. Birçoğunu işten atmakla tehdit ettim. Ama başarılı olamadım.”Schwab yakınında duran bir işçiye sordu:“Bugün kaç kazan çelik erittiniz?”“Altı”Schwab bir tebeşir parçası alarak yere büyük bir 6 yazdı ve çıkıp gitti. Gece işçileri geldiği zaman bu 6 rakamının ne olduğunu sor­dular. Gündüz vardiyası işçileri de:“Patron bugün bize kaç kazan çelik erittiğimizi sordu, 6 cevabını verdik, buraya 6 yazdı ve gitti” dediler.Ertesi gün Schwab fabrikayı yine dolaştı. 6 rakamı silinmiş ve yer­ine 7 yazılmıştı. Gündüz işçileri gelince 7’yi gördüler. Demek gece çalışanlar kendilerinden daha iyi iş yaptıklarını zannediyorlardı? Kendilerini gece işçilerinden üstün göstermek için büyük bir gayretle çalıştılar ve yere 10 yazdılar. Çok geçmeden fabrikanın verimi o civardaki bütün fabrikaları geçti. Nasıl mı? Schwab bunu şöyle açık­lıyor:“İş yaptırmak için rekabet hissini uyandırmak gerekir. Amaç herkesi mücadele etmeye sevk etmek değildir. Onları birbirine üstün gelmeye teşvik etmektir. Üstün gelme hissi, insanların ruhunu coştu­rur. Hayatta başarılı olan her insanın en sevdiği şey; başaracağı iştir. Çünkü bu başarıda kendisini ifade eder ve bu sayede değerini, üstünlüğünü gösterir. İşte bu yüzden, bir oturuşta bir kilo dondur­ma yeme, elli bardak su içme gibi yarışmalar düzenlenir. Üstün gelmek, değerini göstermek, insanların en önemli isteğidir. O halde insanları kendi özelliklerini ortaya çıkarmaları için cesaretlendirmeliyiz.”
Leo Buscaglıa‘nın “sevgi” kitabında hayvanlarla ilgili bir öyküye göre; “bir gün ormandaki hayvanlar bir araya gelmiş ve bir okul kurmayı kararlaştırmışlardır. Bir tavşan, bir kuş, bir sincap, bir balık ve yılan balığı okulun öğrenim kurulunu oluşturdular.Kurulda tavşan, öğrenim planında koşu dersinde yer almasında ısrarlıdır. Kuş da uçma dersinin programında bulunmasında ısrarlıdır. Sincap dikine tırmanma dersinin ve balık ise yüzme dersinin planında yer almasına ısrarlıdırlar. Bütün bu dersler bir araya getirilerek öğrenim programı hazırlanır. Öğrenim kurulu tüm hayvanların bu derslerin tamamına devam etmelerini isterler, sonunda bu da olur. Tavşan koşmada yüz alırken, ağaca tırmanmak onun için gerçek bir sorun olur, sürekli arkaya doğru yuvarlanmaktadır. Kısa süre sonra beyni hasara uğrar ve iyi koşamaz hale gelir. Koşmada yüz alacağına bu kez altmış alır, ağaca tırmanma da her zaman notu on olmuştur.Kuş, her zaman uçuşta çok iyi dereceler yapmaktadır, oysa toprakta tünel kazmaya gelince işleri iyi gitmez, sürekli gagası kırılarak kanatları kopar. Kısa süre sonra o da uçmada altmış alır. Zaten tünel açma derecesi on’da kalmaktadır. Ayrıca ağaca dikine tırmanmakta da çok kötü anlar yaşamaktadır.”Bu öğrenimi yaptıranlar mutludurlar, çünkü herkes derse devam etmiş,  dersler uygulanmış, bu da geniş tabanlı öğrenim olarak adlandırılmıştır. Bu öyküde sınıfta her şeyi yarı yarıya başaran, geri zekâlı bir yılan balığı birinci olmuştur.Bütün çabalarımız herkesi diğerlerine benzetmeye yöneliktir. İnsanları yeteneklerine göre eğitemezsek, bireysel özellikleri değerlendirmezsek, sonuç istediğimiz gibi verimli olmayacaktır.Eğitimdir ki bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı ve yüce bir toplum halinde yaşatır, ya da onu köleliğe ve yoksulluğa iter.
Konfüçyüs’e sordular:“Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsaydınız, yapacağınız ilk iş ne olurdu?” Büyük filozof şöyle cevap verdi:“Hiç şüphesiz, dili gözden geçirmekle işe başlardım.” Dinleyicilerin hayret dolu bakışları karşısında sözlerini sürdürdü:“Dil düzensiz olursa, sözler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılamazsa, yapılması gereken şeyler doğru yapılamaz. Görevler gereği gibi yapılmazsa, adet­ler ve kültür bozulur. Adetler ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk, ne yapacağını, işin nereye varacağını bil­mez.” İşte bunun için hiç bir şey dil kadar önemli değildir.
Fatih bir gün veziri Mahmut Paşa’yı yanına alıp hocası Akşemseddin’i ziyarete gitmişti. Yaşlı Şeyh, Padişah içeri girdiği halde yerinden kalkmamıştı.Bundan bir süre sonra da Akşemseddin, Padişahın huzuruna gitti. Padişahın yanında Mahmut Paşa da bulunuyordu. Hocası huzuruna girince, Fatih hemen ayağa kalkarak ona yer gösterdi.Bu iki olay Mahmut Paşa’nın garibine gitmişti. Özür dileyerek sordu:“Hünkârım, hocanız geldiğinde siz ayağa kalktınız. Hâlbuki siz onun yanına gittiğinizde o ise ayağa kalkmaz... Sebebi ne ola?”Fatih şöyle cevap verdi:“Hocam Akşemseddin’e saygı göstermemek elimde değil... O yanıma geldiğinde gayri ihtiyari beni bir heyecan kaplar ve farkında olmadan kendimi ayakta bulurum. O ise, ilmin izzetini korumak için bana ayağa kalkmaz”.Gerçekten de Akşemseddin’in Fatih’e ayağa kalkmaması ilmin izzetinden, hocalık hakkından geliyordu. Fatih’in Akşemseddin’e ayağa kalkması ise, hocasına ve ilme olan saygısından doğuyordu. Yapılan her iki hareket yerinde ve doğru idi.
Westminister manastırının bodrumunda bir Anglikan piskoposu­nun mezarının üstünde yazılı olan bir yazı.“Genç ve hür iken, düşlerim sonsuzken, dünyayı değiştirmek isterdim. Yaşlanıp akıllanınca, dünyanın değişmeyeceğini anladım.Ben de düşlerimi biraz kısıtlayarak, sadece memleketimi değiştirmeye karar verdim. Ama o da değişeceğe benzemiyordu.İyice yaşlandığımda, artık son bir gayretle, sadece ailemi, kendime en yakın olanları değiştirmeyi denedim. Ama maalesef bunu da kabul ettiremedim.Şimdi ölüm döşeğinde yatarken birden fark ettim ki önce yalnız kendimi değiştirseydim, onlara örnek olarak ailemi de değiştirebilirdim. Onlardan alacağım cesaret ve ilhamla, memleketimi daha ileri götürebilirdim. Kim bilir, belki dünyayı bile değiştirebilirdim.”Dünyayı değiştirmek istiyorsan bunu yapabileceğine dair