HALİL ALLAH SENİN İYİLİĞİNİ VERSİN SEVGİ DOLU
Profesör, sosyoloji sınıfındaki öğrencilerini Baltimore şehrinin kenar mahallerine göndermiş ve o bölgede yaşayan iki yüz erkek çocuğun durumlarını araştırmalarını, her bir çocuğun geleceği hakkında bir tahminde bulunmalarını istemiştir.Öğrenciler gerekli araştırmalardan sonra, bu çocukların gelecekte başarılı olamayacakları kanaatinde birleşmişler.Yirmi beş yıl sonra, bir başka sosyoloji profesörü bu çalışmayı bulur ve öğrencilerinden bu projeyi sürdürmelerini ve o insanlara ne olduğunu araştırmalarını ister.Öğrenciler, o bölgeden taşınan veya ölen yirmi çocuk dışındaki, yüz seksen çocuktan yüz yetmiş altısının olağanüstü bir başarı gösterip, avukat, doktor ya da iş adamı olduklarını ortaya çıkardılar.Profesör çok etkilenmişti ve bu konuyu izlemeye karar verdi. Birer yetişkin olan çocukların hepsi o bölgede yaşadıkları için, her biri ile görüşme şansı oldu. — “Bu koşullarda nasıl bu kadar başarılı oldunuz?” sorusuna verdikleri cevap hep aynıydı. —“Mahalle okulunda bir öğretmenimiz vardı, onun sayesinde oldu” dediler.Profesör, bu öğretmeni çok merak etmişti ve hala hayatta olduğunu öğrendiği yaşlı öğretmenin izini bulması zor olmadı. Kendisini ziyaret etmek için evine kadar gitti. Karşısında yılların yüzüne eklediği kırışıklıklara rağmen hala dinç duran yaşlı bir kadın duruyordu.Yaşlı öğretmene bu çocukları kenar mahallelerden kurtarıp, başarılı birer yetişkin olmalarını sağlamak için kullandığı sihirli formülün ne olduğunu sordu.Yaşlı öğretmenin gözleri parladı ve dudaklarının kenarında bir gülümseme belirdi;—“Çok basit, ben o çocukları çok sevdim.” dedi.
William Holman Hunt “Kâinatın Işığı” adlı tablo ile gönlün sadece içeriden açılabileceğini ne güzel anlatmıştır; “19. yüzyılın büyük İngiliz ressamlarından William Holman Hunt’ın bir bahçeyi tasvir eden bir tablosu, Londra Kraliyet Akademisi'nde sergileniyordu. Hunt’ın “Kâinatın Işığı” adını verdiği bu tabloda geceleyin elinde duran fenerle bahçede duran filozof kılıklı bir adam görülüyordu. Adam, serbest kalan eliyle bir kapıyı vuruyor ve içeriden bir cevap bekler gibi görünüyordu. Tabloyu tetkik eden bir sanat eleştirmeni Hunt’a dönerek:  — “Güzel bir tablo doğrusu, ama manasını bir türlü kavrayamadım” dedi, —“Adamın vurduğu kapı hiç açılmayacak mı? Kapıya tokmak takmayı unutmuşsunuz da...” Hunt gülümsedi: “Adam alelade bir kapıya vurmuyor ki...” dedi. “Bu kapı, insan kalbini temsil ediyor ancak içeriden açılabildiği için dışında tokmağa ihtiyaç yoktur”.Arapların güzel bir sözü vardır; “Yürekten çıkan söz yüreğe ulaşır, ağızdan çıkan söz kulakta kalır”  derler. Sözlerimizin gönülden çıkıp gönüllere ulaşması dileğiyle…
Sevgi her şeydir. Yaşamın kapılarını açar ve sevginin o büyük gücü dünyayı harekete geçirir. Yazar ve öğretmen Leo Buscaglia, bir seferinde jüri olarak katıldığı bir yarışmadan söz ediyordu. Yarışmada dünyanın en sevecen çocuğu seçilecekmiş. Yarışmayı dört yaşındaki bir çocuk kazanmış. Bu çocuğun kapı komşusu kısa bir süre önce eşini kaybeden yaşlı bir adammış. Yaşlı adamın bahçesinde ağladığını gören küçük çocuk, yaşlı adamın yanına gitmiş ve kucağına oturmuş.Eve döndüğünde annesi yaşlı adama ne söylediğini sorunca, küçük çocuk “Hiç” demiş “Sadece ağlamasına yardım ettim”. Elen Kreidmen
Mahkeme salonunda, seksen yaşlarındaki yaşlı çif­tin durumu içler acısıydı. Adam inatçı bakışlarla, sus­kun ninenin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözlerini ve bitkin bakışlarını süzüyordu. Hâkim tok sesiyle, yaşlı kadına:Anlat teyze, neden boşanmak istiyorsun?Yaşlı kadın, derin bir nefes çektikten sonra ba­şörtüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya başladı.Bu herifin ettiği, yetti gayri. Elli yıldır bezdirdi hayattan... Boşanmak istiyorum...Sonra uzunca bir sessizlik hâkim oldu, mahkeme salonunda... Sessizlik, bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu. Kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, birlikte yaşanmış elli yılın ardından? Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı... Kadın neler diyecekti? Herkes onu dinliyordu, Yaşlı kadının gözleri doldu ve devam etti:—Bizim bir sedef çiçeğimiz vardı, çok sevdiğim... O bilmez... Elli yıl önceydi. O çiçeği bana verdiği çiçek­ler arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm. Yavrumuz olmadı, onları yavrum bil­dim. Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım. Her gece güneş açmadan önce, bir tas suyla sulayacağım onu diye... İyi gelirmiş derlerdi. Elli yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayayım demedi. Ta ki geçen geceye kadar... O gece takatim kesilmiş uyuyakalmışım... İşte ben, böyle bir adamla elli yıl geçirdim. Hayatımı, umudumu, her şeyimi verdim. Ondan hiç bir şey görmedim. Bir kerecik olsun, kalkıp onun sulamasını bekledim çiçeğimi... Ama olmadı. Onsuz daha iyiyim yemin ederim.Hâkim yaşlı adama dönerek:—Diyeceğin bir şey var mı baba? Dedi.Yaşlı adam, bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle, hâkime yöneldi. Tane tane konuştu:—Askerliğimi reis-i cumhur köşkünde, bahçıvan olarak yaptım. O bahçenin, görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim. Fadime’mi de orada tanıdım. Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden bu­ketler verdim. İlk evlendiğimiz günlerin birinde, bo­yun ağrısından onu hekime götürdüm. Hekim, çok uzun süre uyanmadan yatarsa; boynundaki kireç sertle­şir, kötüleşir dedi. Her gece uykusunu bölüp uyansın, gezinsin dedi. Hekimi pek dinlemedi bizim hatun... Benim sözümü de... O günlerde de tesadüf bu ya çiçek ku­rumaya yüz tuttu. Ben ona, “Gece çiçek sularsan, bu çi­çek tekrar canlanırmış” dedim. Adak dilettim... Her gece onu uyandırdım ve onu seyrettim. O sevdiğim ka­dını, yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim. Her gece, o çiçek ben oldum sanki... Her gece o yattıktan sonra kalktım saksıdaki suyu boşalttım. Sedef, gece su­lanmayı sevmez, hâkim bey... Geçen gece de... Yaşlı­lık... Ben de uyanamadım. Uyandıramadım... Çiçek su­suz kalırdı ama kadınımın boyun ağrısı yine azabilirdi. Suçlandım... Sesimi çıkartamadım... Karar sizin hâkim bey.O anda gazeteciler dâhil, mahkeme salonundaki herkes ağlıyordu...
Kavgayı bir ağacın yaprağına yazmak isterdim. Sonbahar gelsin yaprak kurusun diye... Öfkeyi bir bulutun üstüne yazmak isterdim, Yağmur yağsın, bulut yok olsun diye... Nefreti, karların üzerine yazmak isterdim, Güneş açsın, karlar erisin diye... Ve dostluğu ve sevgiyi, Yeni doğmuş tüm bebeklerin üstüne yazmak isterdim, Onlar büyüsün, dünyayı sarsın diye.
Çölde yolculuk eden iki arkadaş hakkında bir hikâye anlatılmaktadır. “Yolculuğun bir aşamasında iki arkadaş tartışırlar, biri ötekine bir tokat vurur. Tokadı yiyenin canı çok yanar ama tek kelime etmez ve kum üzerine şu sözleri yazar; “bugün en iyi arkadaşım bana bir tokat attı.”Yıkanabilecekleri bir vahaya rastlayana kadar yürümeyi sürdürürler. Tokadı yiyen yıkanırken batağa saplanır. Boğulmak üzereyken arkadaşı tarafından kurtarılır. Boğulmak üzere olan arkadaşı kurtulduktan sonra bir kaya parçası üzerine şu sözleri kazır; “bugün en iyi arkadaşım benim hayatımı kurtardı.” Tokadı vuran ve sonra en iyi arkadaşının hayatını kurtaran kişi ona şu soruyu sorar; “senin canını yaktığımda bunu kum üzerine yazdın ama şimdi kayaya kazıyorsun neden?” Arkadaşı ona şöyle cevap verir; “biri bizi incittiğinde bunu kum üzerine yazmalıyız ki bağışlama rüzgârı estiğinde onu silebilsin. Ama biri bize iyi bir şey yaparsa onu kayaya kazımalıyız ki hiçbir rüzgâr yok edemesin, kalıcı olsun.”Özel birini bulmak bir dakikanızı alır, onu değerlendirmeniz bir saat içinde olur, onu sevmek için bir gün yeter, dostluk için en az on yıl gerekir ama onu unutabilmek için bir ömrün geçmesi gerekir. Dostluğu oluşturmak zor, kaybetmek ise çok kolaydır. Bunun için dostluklarımızı oluşturmak için gösterdiğimiz çabayı korumak için de göstermeliyiz.“İncinmelerimizi kuma, iyilikleri kayalara kazımayı öğrenmeliyiz.”
“Aşk ve dostluk bir gün yolda karşılaşmışlar. Aşk küçümseyici bir şekilde sormuş; “Ben senden daha candan ve daha yakınım, sen niye varsın ki bu dünyada?”Dost tevazu ile cevap verir, “Sen gittikten sonra ardında bıraktığın gözyaşları için”
Bizi yüzümüze karşı eleştiren, ama herkesin içinde savunun...Başarılarınıza sevinen, başarısızlıklarınıza üzülen...Bizi üzgün görünce öteki dostlara haber verip bizimle ilgilenmelerini isteyen...Bir başka kıtada yaşasa ya da günde on dört saat çalışsa da kendisine gereksinim duyduğumuz anda yardımımıza koşan... Gerçek dost işte budur.Ve yaşamda en büyük zenginlik böyle dostlara sahip olmaktır…      M. Pinta
İki çocuklu bir aile hafta sonunu piknik yaparak geçir­meye karar vermişti. Piknik yerine vardıklarında, anne ye­meği hazırlarken, baba çocuklarıyla birlikte kısa bir yürüyüşe çıktı. Yürüyüş uzun olmasa da, çocuklardan küçük olanı yo­rulmuştu. Yalvaran gözlerle babasına bakıp: “Babacığım çok yoruldum, beni kucağında taşır mısın?” Baba, “Ben de biraz yoruldum oğlum,” der demez, çocuk ağlamaya başladı. Baba tek kelime etmeden etraftaki ağaçlardan bi­rinden kuru bir dal kesti. Dalı çakısıyla biçimlendirip yonttu, sonra da oğluna verdi. “Al sana güzel bir at,” dedi. Çocuk dal parçasından yontulmuş ata sevinçle bindi ve “Deeh! Deeh!” diye bağırarak annesinin sofra kurduğu düzlüğe doğ­ru koşmaya başladı. Küçük oğlunun birden yorgunluğunu unutup canlanışını gülerek seyreden baba, yanındaki kızına, eliyle küçük kardeşini göstererek, “Hayat budur işte, kızım,” dedi. “Bazen kendini çok yorgun hissedersin. Öyle olduğun­da, kendine değnekten bir at bul ve yoluna devam et. Bu at da, yerine göre bir arkadaş, bir şarkı, bir şiir, bir umut, bir çi­çek, bir özlem, bir hayal ya da bir çocuğun tebessümü olabi­lir.”
Bir gün halkı tarafından sevilen bir kral, huzuru en güzel resimle ifade edecek sanatçıya büyük bir ödül vereceğini ilan eder.Yarışmaya çok sayıda sanatçı katılır. Günlerce çalışırlar birbirinden güzel resimler yaparlar. Sonunda eserleri saraya teslim ederler. Tablolara bakan kral sadece ikisinden hoşla­nır.  Ama birinciyi seçmesi için karar vermesi gereklidir.Resimlerden birisinde sükûnetli bir göl vardır. Göl bir ayna gibi etrafında yükselen dağların görüntüsünü yansıtmaktadır. Üst tarafta pamuk beyazı bulutlar gökyüzünü süslüyorlardı. Resme kim baktı ise onun mükemmel bir huzur resmi oldu­ğunu düşünüyorlardı.Diğer resimde de dağlar vardı. Ama engebeli ve çıplak dağlar. Üst tarafta öfkeli bir gökyüzünden yağmurlar boşanı­yor ve şimşek çakıyordu. Dağın eteklerinde ise köpüklü bir şe­lale çağıldıyordu. Kısaca resim hiçte huzurlu gözükmüyordu.Fakat kral resme bakınca, şelalenin ardındaki kayalık­larda bulunan çatlaktan çıkan mini minnacık bir çalılık gördü. Çalılığın üstünde ise anne bir kuşun örttüğü bir kuş yuvası görünüyordu. Sertçe akan suyun orta yerinde anne kuş yu­vasını koruyor... Harika bir huzur ve sükûn örneği.Ödülü ikinci resim kazandı. Kralın açıklaması şöyle idi: Huzur hiçbir gürültünün sıkıntının ya da zorluğun bulunmadığı yer demek değildir. Huzur bütün bunların içinde bile yüreği­mizin sükûnet bulabilmesidir.
Tam bir dolar seksen yedi senti vardı. O kadar, ne bir eksik, ne bir fazla. Della, paraları üç defa saydı. Bir dolar seksen yedi sent, o kadar. Hâlbuki ertesi gün yeni yıla adım atılacaktı ve Della’nın kocasına, sevgili Jim’ine hediye alabileceği sadece bir dolar seksen yedi senti vardı. Bu parayı da aylardır yavaş yavaş biriktirmişti. Hâlbuki şimdi hiç bir işe yaramadıklarını görebiliyordu. Sevgili Jim’ine güzel bir şey almak hususunda hülyalar kurarak birçok mesut anlar yaşamıştı. Güzel bir hediye almak istiyordu. Ancak bu müm­kün değildi, Della ağlamaya başladı.Gözyaşları dindikten sonra Della eline bir ponpon alarak yüzünü pudraladı, pencerede durarak apartmanın o kasvetli arka avlusundaki parmaklıklar üzerinde yürüyen bulut renkli kediyi aptal aptal seyretti.Pencereden uzaklaşarak kendini aynanın karşısına attı.pırıl parlıyordu, ama yirmi saniye içerisinde rengi uçuvermişti. Saçlarını çözerek omuzlarının üzerine döktü. İftihar ettikleri iki şeyleri vardı. Biri Jim’in büyükbabasından kalan altın saat, diğeri de Della’nın omuzları üzerine dökülen saçları. Della’nın saçları altın renkli bir çağlayan gibi parla­yarak ve dalgalanarak dizlerine kadar döküldü ve elbise gibi vücudunu örttü. Bir aralık bir an durdu. Tereddüt eder gibi oldu. Yerdeki kırmızı tüyleri dökük halıya iki damla gözyaşı aktı. Della, gözlerinin yaşı kurumadan kapıdan fırladı.“MM, Sofronie. Her nevi saç levazımı” ibaresi taşıyan bir tabelanın önünde durdu. Bir hamlede içeri girdi.—Saçlarımı satın alır mısınız? Diye sordu. Dükkân sahibi, saçları pişkin bir alıcı eliyle yokladıktan sonra;—20 dolar, dedi.Della,—Peki, derhal, cevabını verdi. Ondan sonraki iki saati pembe bir bulut üzerinde uçar gibi sevinçle nasıl geçirdiğini bilmiyordu. Jim için almak istediği hediyeyi bulmak için dükkânların altını üstünü getirdi. Nihayet bulabildi, altın saat zin­ciri. Zincir, Jim’in o emsalsiz saatine layık olacak derecede güzeldi.Eve gitti, saçlarına baktı. Jim’in bu halini beğenmesi için dua etti. Az sonra Jim kapıyı açıp içeri girdi. Gözlerini sevgili eşine dikmiş sadece bakıyordu. Sonra, hediyesini uzattı. Della paketi açtığında, ipek gibi saçları için uzun zamandır beğenip alamadığı bir çift tarak gördü. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Kendisini toparladı, tatlı bir tebessümle Jim’e hediye­sini uzattı. Jim, paketi açtığında saat zincirini gördü. Ama artık saati yoktu, çünkü Della’nın güzelim saçlarına çok beğendiği tarakları alabilmek için o da saatini satmıştı.Üzülmediler... Çünkü önemli olan tek şey vardı sevgile­ri...O da ne satılır ne de satın alınabilirdi...O. Henry
Adam 3 yaşındaki kızını, pahalı bir hediyelik kap­lama kâğıdını ziyan ettiği için azarlamıştı.Küçük kız, koskoca bir paket altın yaldızlı kâğıdı bir kutuyu eğri büğrü sarmak için kullanmıştı...Yılbaşı sabahı küçük kızı, paketi getirip “Bu senin babacığım” dediğinde üzüldü. Acaba gereğinden fazla mı tepki göstermişti kızma... Bir gece önce yaptığından utandı... Ne var ki paketi açınca yeniden öfkelendi. Kutunun içi boştu... Kızma gene bağırdı:—“Birisine bir hediye verdiğinde, kutunun içinde bir şey olması lazım”. Bunu da mı bilmiyorsun küçük hanım? Küçük kız gözlerinde yaşlarla babasına baktı, “O kutu boş değil ki baba” dedi... —“İçini öpücüklerimle doldurmuştum!” Adam öyle fena oldu ki... Koştu... Kızına sarıldı... Beraberce ağladılar.Adam o altın kutuyu ömrünün sonuna kadar yata­ğının başucunda sakladı. Ne zaman keyfi kaçsa, ne za­man morali bozulsa, ne zaman kendini kötü hissetse, kutuya koşar, içinden minik kızının sevgi ile doldurdu­ğu hayali öpücüklerinden birini çıkarırdı.Aslında bütün anne ve babalara böyle bir altın kutuyu çocukları hiçbir karşılık beklemeden, sevgi ve öpücüklerle doldurup vermişlerdir. Hiç kimsenin ha­yatında bundan daha değerli bir armağana sahip olma­sı mümkün değildir. Öpücük deyip geçmek mümkün mü? Öyle olsaydı çocuklarımızın adına Buse ismi koyar mıydık?
“Bir yaz mevsimi kuraklık, küçük bir kasabadaki ekin için tehdit oluşturuyordu. Sıcak bir Pazar, kasaba papazı cemaatine şöyle dedi, “bizi yağmur duasından başka bir şey kurtaramaz. Eve gidin, inanın, dua edin ve gelecek Pazar tanrı yağmur gönderdiği için teşekkür etmeye hazır olarak geliniz.”İnsanlar kendilerine söyleneni yaparak bir sonraki Pazar kiliseye geldiler, ama papaz onları görür görmez küplere bindi. “Bugün dua edemeyiz, henüz yeterince inanmıyorsunuz.” dedi. Ama diye itiraz ettiler, dua ettik ve gerçekten inanıyoruz. “inanmak mı?” diye sordu papaz.  “o zaman şemsiyeleriniz nerede?” Steve Goodier İnsanlar hayatları boyunca yalnızca dilek ve dualarının sonuç vermesini umarlar, aslında olacağını da pek beklemezler. Bazı insanlar ise rüyalarının ve isteklerinin gerçek olmasını isterler, hayatlarının başından sonuna dek her an sanki bir şey olacakmış gibi hazırlıklı yaşarlar.Bugün dua ettiğimiz düşünceye yaklaşmak için ne yapacaksınız? Dualarınızı bekleyecek ve istenilen sonuçları elde etmek için çalışacak mısınız? Yağmurun yağacağına inanıp Şemsiyenizi getirmelisiniz.
Bir gazeteci 102 yaşındaki bir adamla röportaj yapmak üzere evine gider. Gazeteci yaşlı adama ilk olarak bu kadar uzun yaşamasını ve bu yaşta böyle sıhhatli, dinç ve neşeli olmasını neye borçlu olduğunu sorar. Beklediği cevap, hiç sigara içmedim, kendimi yormadım, yoğurt yedim, ayran iç­tim, sabahları spor yaptım türünden bir şeydir. Ancak, ihtiyar adam, gazeteciye şu cevabı verir:Evlat, Allah’ın bana lütfettiği her gün, erkenden yata­ğımdan kalkar ve halime şükrederek pencerenin önüne gi­derim. Bir iki dakika dinlendikten sonra, hava ister güneşli, ister yağmurlu, ister sıcak, ister soğuk olsun kendi kendime şunları söylerim: “Bu, tam benim istediğim gibi muhteşem bir gün!”