Behlül Dana’ya biri gelip:        
—Oğlum öldü, kabre gömdük, mezar taşma ne yazayım? Diye sordu.Behlül şu ibretli cevabı verdi:
—Şöyle bir şey yaz: Dün altımda olan çiçekler bugün üstümde yeşerdi,Ey yolcu!  Anla ki, şu toprak günahlardan gayrı her şeyi örtmektedir
Sokrates, baldıran zehrini içmeden (idam edilmeden) az önce, bir öğrencisinin elinde, ne olduğunu bilmediği bir müzik aleti görür.  “Bana bunun nasıl çalındığını anlat” der. Öğrenci, üzgün bir şekilde:  “Öğreteyim ama Hocam, sanırım bunu çalıp keyif alacak zamanın olmayacak” der. Sokrates de:  “Evet, bunu çalıp keyif alacak zamanım yok ama öğrenmenin keyfi var ya…” der.
Nasreddin Hoca, çağrıldığı bir ziyafete eski giy­sileriyle gitmiş. Kimse Hocanın farkına bile varma­mış.Tek bir kişi çıkıp da:—Buyur Hocam! Dememiş.Nasreddin Hocanın buna çok canı sıkılmış. Ama kerametin de giyiminde olduğunu anlamış. Hemen eve gelmiş, bayramlık kürkünü giymiş.Sonra, kasıla kasıla ziyafet yerine gitmiş. Kapıyı çalmış...Bu gidişte hemen fark edilmiş, büyük bir iltifat­la karşılanmış. Hocayı ev sahipleri oturtacak yer bu­lamamışlar.—Buyurun Hocam—Şu tarafa buyurun Hocam!—Şöyle oturun Hocam!—Yok, yok, bu tarafa buyurun Hocam! Demişler.Ve sonunda Nasreddin Hoca,  ziyafet sofrasının başköşesine buyur edilmiş.Sıra yemeğe gelince, Nasreddin Hoca, kürkü­nün ucunu tabağa doğru uzatarak:—Ye kürküm ye! Demiş.Nasreddin Hocanın bu sözlerinden ziyafettekiler hiç bir şey anlamamışlar.—Hayrola, Hoca Efendi, ne diyorsun? Diye sor­muşlar.Nasreddin Hoca, başından geçenleri açık açık anlatmış. Arkasından da eklemiş:-Bu ikram, bana değil kürkümedir. Onun için dedim “ye kürküm ye!”...
Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaş­kın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başı­na oturan çocuğa:—Buraların yabancısıyım, demiş. Parkın hemen yanı başındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler. Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:—Ben de buraya ilk defa geliyorum. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde. Adam, çocuğun da yaban­cı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez. Çocuk:
—Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten” diye gülümsemiş.
—İyi ama demiş adam, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm?
—Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez... di­ye atılmış çocuk. Üstelik manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız.Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, cebinden bir kâğıt para çıkartıp teşekkür ederken fark etmiş çocuğun kör olduğunu. Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış, adamın kendisini fark ettiğini.“Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim” demiş, görmeyi o kadar çok özledim ki. Sizinkiler sağlam öyle değil mi? Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelir­ken:
—Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tek şey, benden iyi gördüğündür.
Yeni evli bir çift vardı. Evliliklerinin daha ilk aylarında, bu işin hiç de hayal ettikleri gibi olmadığını anlayıvermişlerdi. Aslında birbirlerini sevmiyor değillerdi. Son zamanlarda o kadar sık olmasa da, evlenmeden önce sık sık birbirlerini çok sevdiklerine dair ne kadar da dil dökmüşlerdi. Ama şimdilerde, küçük bir söz, ufak bir hadise aralarında orta çaplı bir kavganın çıkmasına yetiyordu.Bir akşam oturup, ilişkilerini gözden geçirmeye karar verdiler. Her ikisi de, boşanmayı istememekle beraber, işlerin böyle gitmeyeceğinin farkındaydılar.Erkek, “Aklıma bir fikir geldi” dedi. “Bahçeye bir ağaç dikelim ve eğer bu ağaç üç ay içinde kurursa boşanalım. Kurumaz da büyürse, bunu bir daha aklımızdan geçirmeyelim. Bu süre içinde de ayrı ayrı odalarda kalalım.”Bu ilginç fikir hanımının da hoşuna gitti. Erkesi gün gidip bir meyve fidanı aldılar ve birlikte bahçeye diktiler.Aradan bir ay geçti, bir gece bahçede karşılaştılar. Her ikisinin de elinde içi su dolu birer bidon vardı.
O gün Boğaz kaleleri arasında en çok iş gören ve en çok hasara uğrayan Rumeli Mecidiyesi Bataryası oldu. Sa­bahtan beri muharebenin en şiddetli anlarında dahi iki sahil arasında gidip gelmekten çekinmemiş olan Müstahkem Mev­ki Komutanı Cevat Paşa, tabyanın feci durumunu haber aldığı zaman,  motora atlayıp Çimenlik İskelesi'nden karşı sahile hareket etti. Cephaneliği tahrip olan tabyanın durumu hazindi. İstihkâm yıkıntıları arasında dolaşmakta olduğu sı­rada bir ağacın altına uzanmış olan bir askerin hâli dikkatini çekti ve yanma gidip:“Ne var evlat?” diye sordu.Asker hemen yerinden fırlayıp esas duruş vaziyeti aldı. Çünkü sesi tanımıştı. Ama gözleri başka tarafa bakıyordu.“Gözlerine bir şey mi oldu oğlum?”O zaman nefer tok sesiyle:“Üzülmeyin efendim” diye cevap verdi. “Benim gözlerim göreceğini gördü.”Düşman gemilerine tam isabet kaydedilmiş ve “Ocean” destroyeri hareket edemez hâle getirilmişti.Cevat Paşa sessiz sessiz ağlıyordu...
Aşçılığı ile ün yapmış yaşlı bir kadın, akşam yemeğine gelecek olan oğlu ve yeni gelini için yine mutfağına kapanmış, yemek yapıyordu. Aynı akşam yemeğe eski bir aile dostu da davetliydi.Beklenen misafirler gelip sofraya oturduklarında, çok şaşırtıcı bir durumla karşılaştılar. Yaşlı kadının o gece yaptığı yemekler, oburların bile iştahını kapatacak kadar berbattı. Tatlılar un kokuyordu, patatesler yanmıştı, köfteler ise neredeyse hiç pişmemişti. Oğlu, yeni gelini ve aile dostu, kadıncağıza durumu fark ettirmemek için ellerinden geleni yaptılarsa da, yemek sırasında, pek iştahlı göründükleri söylenemezdi.Nihayet yemek bitti ve yeni evli çift, annelerinin ellerini öperek evlerine gittiler. Aile dostları ise biraz daha kaldıktan sonra, gitmeyi düşünüyordu. Oğlu ve gelini gittikten sonra, yaşlı kadına:“Senin harika bir aşçı olduğunu adım gibi biliyorum. Bana söyler misin, bu geceki yemekler neden o kadar kötüydü? Bence ya hastasın ya da bir sorunun var” dedi,Yaşlı kadın gülümseyerek cevap verdi:“Hayır, hiçbir şeyim yok. Kasten yaptım. Bu yemekten sonra oğlum, asla ikide bir annesinin yemeklerini hatırlatıp karısının kalbini kıramayacak.”
Soğuk bir kış akşamı, Mc Donalds’ın kapısından içeri yaşlı bir amcayla teyze girmişler, bir masaya oturmuşlar. Derken amca, kasaya gidip bir hamburger, bir büyük boy patates ve bir büyük kola almış. Elinde tepsiyle masaya dönmüş, hamburgeri ikiye bölerek yarısını teyzenin önüne koymuş, sonra bütün patatesleri tek tek sayarak onların da yarısını teyzeye vermiş, sonra kola kutusunu da ortaya koymuş, önce bir yudum ken­disi içiyor, sonra da teyze bir yudum alıyormuş. Herkes ne tat­lılar, iki tonton buraya gelmişler, bir kişilik yemeği ikisi yiyorlar zavallıcıklar diye onları izliyormuş. Derken bir de bakmışlar ki teyzenin önünde hamburgerle patatesler olduğu gibi duruyor, kocasının afiyetle yemek yiyişini seyrediyor, arada bir de kola’dan bir yudum alıyormuş.Sonunda orda çalışanlardan biri dayanamamış, yanlarına gitmiş:Affedersiniz, ben sizi izlemekten kendimi alamadım, lüt­fen izin verin size bir menü kendim ısmarlayayım.Yaşlı amca teşekkür ederiz, ama biz halimizden memnu­nuz. 60 yıldır evliyiz ve her şeyimizi işte böyle paylaşırız, demiş...Bunun üzerine genç adam teyzeye dönmüş:—Peki, ama teyzeciğim, siz neden hamburgerinizi, patatesle­rinizi yemiyorsunuz, neyi bekliyorsunuz?Yaşlı teyze cevap vermiş:—Dişleri!
1974 Kıbrıs Barış Harekâtı zamanında bir Türk tankı­nın Beşparmak Dağları’nın zirvesine kadar tırmanıp orada kaldığından bahsedilir. Resmini görmeyenler hep onun bir savaş efsanesi olduğunu sanır. Ama bu gerçektir ve bir de hikâyesi vardır...Girne Beşparmak Dağlarının üzerinde bu savaştan kalma, Türk Ordusu’nun tankı hâlâ hayretle seyredilmektedir. Dünya savaş tarihinin ibret dolu bir tablosudur bu! Bu tankı buraya çıkaran, onbaşı Gürler Erdağ, Er Abdulkadir Kurt, Er Recep Doğan Yiğit’tir. Birliğin komutanı, tankın sürücüsü, kahraman askere:“Evladım bu tankı buraya nasıl çıkardın?” diye sorun­ca, Asker, “Komutanım, o anda yol, gözlerimin önünde en­gelsiz dümdüz bir yol gibi göründü. Rumlar kaçıyordu, ateş ede ede buraya öyle çıktım”.Komutan Mehmetçiğe emreder:“Tankı indir!”Er cevap verir:“O yolu görmeden nasıl indireyim komutanım.”Güç konusunda daha az ders verir, sevgi konusunda daha çok şey öğretirdim.Diane Loomans
Meşhur bir ressam, günün birinde dünyanın en güzel şeyinin resmini yapmaya karar verdi. Bunun için de uzun bir yolculuğa çıktı. Ağaçlık bir yolda giderken yaşlı bir adama rastladı ve ona dünyanın en güzel şeyini sordu. İhtiyar: “İmandır” dedi.Biraz ilerleyince kasabada bir düğün gördü. Kalabalığın arasından geline doğru ilerleyerek aynı soruyu ona da sordu. Gelin gözlerinin içi gülerek:“Dünyanın en güzel şeyi aşktır”  dedi. Sonra cepheden dönen yorgun bir askerle karşılaştı. Aynı soruyu ona da sordu ve şu cevabı aldı:“Dünyanın en güzel şeyi barıştır.”Ressam kendi kendine “İman, Aşk ve Barışın resmini nasıl yapabilirim” diye düşünürken evin yolunu tutmuştu. Evin kapısından içeri girdiğinde dünyanın en güzel manzarasının karşısında durduğunu düşündü. Çocuklarının masum bakışlarında İman, karısının gözlerinde Aşk, evinde ise Barış vardı. Böylelikle dünyanın en güzel şeyinin resmini yapmaya koyuldu. Resim bitince de adını şöyle koydu:“Evim”
Bir defasında yabana bir elçi, Yavuz Sultan Selim’in huzuru­na çıkacaktı. Vezirleri, Padişa­hın, saltanatının haşmetine ya­raşır şekilde son derece kıymetli elbiseler giyinmesini istiyorlardı. Fakat Yavuz Selim bu isteğe yanaşmamış, sade bir kıyafette elçilerin huzuruna çıkmıştı. Yalnız tahtının ayakucuna bir kılıç koymayı da ihmal etmemişti. El­çi huzura girip çıktıktan sonra, vezirler, Padişa­hın emriyle ona şu soruyu sordular:
—Saadetli Hünkârımızı nasıl buldunuz? Elçinin verdiği cevap şaşırtıcıydı
—Taht ayağındaki yalın kılıca bakmaktan kendilerini göremedim ki nasıl bulduğumu söyleyeyim.Elçinin bu cevabı kendisine nakledilince, Yavuz Selim vezirlerine şu tarihî sözlerini söy­ledi:İşte Paşalar, mesele budur. Bir kılıcın ağ­zı kestikçe, düşman gözü ondan ayrılmaz. Ama kesmesi azaldıkça bakışları yükselip yavaş yavaş bizlere döner. Ve Allah göstermesin, bir gün tamamen kesmez olursa, o zaman bize tepeden bakarlar.
“Evlendiğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi, babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu.  Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında eşi bütün bağları kopardı ve “Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak.” diyerek rest çekti.Eşini kaybetmeyi göze alamazdı. Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında, mutlu bir yuvası, sevdiği ve kendini seven bir eşi ile çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve sorunlarla karşılaşmıştı.Hala onu ölürcesine seviyordu. Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak, böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı. Babasına lazım olabilecek bütün malzemeleri hazırladıktan sonra, yatalak olan babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can:“Baba ben de seninle gelmek istiyorum” diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular.Kara kışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik Can sürekli babasına: “Baba nereye gidiyoruz ?” diye soruyor, ama cevap alamıyordu. Öte yandan nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adam, gizli gizli gözyaşı döküyor, oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu.Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan çatlaklarından sular sızıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi, hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdikten sonra diğer malzemeleri de taşıyarak babasını sırtlayıp yatağa yerleştirdi. Tipi, barakanın içinde hissediliyordu. Adeta fırtınalar esen barakanın içindeki babasını çaresizlik içerisinde izledi. Kendisi daha şimdiden üşümeye başlamıştı. Yarın yine gelip bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü. Öyle üzgündü ki; dünya başına göçüyor gibiydi. O, bu duygular içindeyken babası yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti, içi yanıyordu fakat belli etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle olanları seyrediyordu. Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi, yanaklarını ve ellerini defalarca öptü. “Beni affet” der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hâkim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. “Buna mecburum” der gibi baktı babasının yüzüne ve Can’ın elini tutup hızla barakayı terk etti.Arabaya bindiler. Can, yol çıktıklarında: “Neden dedemi o soğuk yerde bıraktın” diye ağlamaya başladı. Verecek hiçbir cevap bulamıyor, “annen böyle istiyor” da diyemiyordu. Can:“Baba sen yaşlandığında bende seni buraya mı getireceğim” diye sorunca, dünyası başına yıkıldı.O soruyla birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında “Beni affet baba” diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış ve çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Oğlu “Baba beni affet, sana bu şekilde davrandığım için beni affet” diye söyleniyordu. Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu... “Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın.”
Kanuni Sultan Süleyman adını taşıyacak olan Süleymaniye Camii’nin yapımı için şu anki arsanın bulunduğu yeri beğenir. Mimar Sinan’ı da çağırtır araziye bakmaya, uygun olup olmadığını görmeye giderler. Mimar Sinan araziyi dikkatle inceler.Padişah sorar, “Nasıl buldun Sinan?”Koca Sinan cevap vermez ve araziye bakmaya devam eder. Vezirler diğer devlet erkânı herkesi gözü Sinan'ın ve Kanuni'nin üzerindedir. Ortalık buz kesmiş, çıt çıkmamaktadır. Herkes padişahın ne yapacağını beklemektedir.İğne düşse duyulacak bir sessizlik vardır. Mimar Sinan konsantre olmuş araziye bakmaktadır.Kanuni bir kere daha sorar “Ne düşünürsün bre Sinan?”...Mimar Sinan gözlerini araziden ayırmaz ve cevap vermez. Herkes korkmuş şaşkın muhteşem Süleyman'ın gazabını, hiddetini bekle­mektedir. Padişah hiçbir şey söylemez.Aradan bitmek bilmeyen bir süre daha geçer. Ve Mimar Sinan başını eğerek arsadan içeri girer. Herkes Sinan’ın onları duymadığını o kısa süre içerisinde tasarımını yapıp hayalinde oluşturduğu kemer­lerden birine çarpmamak için kafasını eğerek boş arsaya girdiğini fark eder.Padişah bilgiye ve niteliğe saygı göstermiştir.
Budin (Budapeşte) şehri 1592 yılında Avusturyalılar tarafından kuşatılmıştı. Bu­nun üzerine Anadolu Beylerbeyi Sofu Sinan Pa­şa ile Mahmut ve Mehmet Paşalar idaresinde 20 bin kişilik bir yardım kuvveti Budin’i kurtar­mak için yola çıktı.Ne var ki ordu, Mohaç ovasına geldiği sıra­da şiddetli bir yağmur başladı, kısa zamanda da ortalığı bataklığa çevirdi. Top arabaları ikide bir çamura saplanıyordu. Arabaları çeken hayvanla­rın gücü yetmeyince askerler de arabaları kur­tarmak için çalışmak zorunda kalıyorlardı. Hatta Sinan, Mahmut ve Mehmet Paşalar bile biz­zat bu kurtarma faaliyetine İştirak ediyorlardı.Meşhur Tarihçi Peçevî İbrahim Efendi de o sefer, sırasında ordunun içinde bulunuyordu. Paşalar, çamura saplanan bir top arabasını ken­dilerinin de iştirakiyle askerlerle birlikte kur­tarırken, Peçeviye şu şekilde takıldılar:—Efendi, Padişahın üç vezirinin de kendi­lerini boyunduruğa koşup top çektiklerini tarihine yaz.İbrahim Efendi lâtife yollu söylenen bu sözleri gerçekten de tarihine yazarak gelecek nesillerin ibret nazarlarına sundu.Zaten atalarımızın zaferden zafere koşmasında, sadece halkın ve askerin değil, devlet adamlarının da gösterdikleri buna benzer feda­kârlık ve gayretlerinin büyük rolü olmuştur.
Jean Richepin anne yüreğinin önemini bir hikâye ile ne güzel anlatmış;Delikanlı, katı yürekli bir kızı sevmiş ve onunla evlenmek istemişti. Ancak, kız korkunç bir şart ileri sürerek, “senin sevgini ölçmek istiyorum. Bunun için köpeğime yedirmek üzere bana annenin kalbini getireceksin” dedi.Delikanlı, tüyleri ürperten bu teklif karşısında ne yapacağını şaşırmış ve uzun bir tereddütten sonra hislerine mağlup olup annesini öldürmeye karar vermişti. Annesi, belki de durumu fark ettiği için oğluna fazla direnmedi.Çocuk annesini öldürerek kalbini bir mendile koydu. Delikanlı, kızın isteğini yerine getirmiş olmanın heyecanıyla, yolda koşarken ayağı bir taşa takıldı. Kendisi bir tarafa, mendil içindeki kalp bir tarafa fırladı.Canının acısından ağzından ister istemez “Ah anacığım!” sözleri döküldüğünde, annesinin tozlara bulanan ve hala soğumamış olan kalbinden “Canım yavrum, bir yerin acıdı mı?” diye ses yükselmiş.
Hint Müslümanlarının yaptıkları fedakârlıkların haddi hesabı yoktur, İngiliz idaresinin kayıtlarına ge­çen bir hadiseye göre, Peşaver şehrinde, hilâfet merke­zi Osmanlı’nın bekası için yardım toplanırken, en fakir insanlar bile bir şeyler verebilmek için çırpınmaktadır­lar. Fakat onların içinde, verebilecek hiç ama hiçbir şeyi olmayanlar da vardır. İşte böyle durumdaki bir ka­dın, orada sema sakinlerini dahi gıpta ettirecek bir iş yapar. Bu fazilet yüklü kadın, analık duygularını dahi bir tarafa atarak, bir şeyler verememe çaresizliğinin verdiği ıstırapla, kucağındaki mini mini yavrusunu meydanda toplanan halka göstererek, onu satılığa çıkardığını ve karşılığında alacağı parayı Osmanlılara yardım için vereceğini ilan etmektedir.Neticede, bu ihlâslı gayretler semeresini vermekte gecikmez ve Hindistan’da toplanan yardım miktarı, Osmanlılar için Mayıs 1913’e kadar bütün dünyada toplanan yardım miktarının yarısından fazlasını teşkil eder.
Yaşlı karı-koca çok güzel bir kahvaltı sofrasında, evliliklerinin 50. yılını kutlamaktadırlar, ikisinin de yüzleri gülmektedir, Gayet neşelidirler.Kadın kocasına ikram etmek üzere, masanın üzerinden dilimlenmiş ekmeğe tereyağı sürmek üzere alır ve ekmeğin yumuşak tarafına yağı sürer, içinden de şöyle geçirir:“50 yıldır kocam ekmeğin yumuşak tarafını seviyor diye ona her sabah ekmeğin yumuşak tarafını veriyorum. Bugün ekmeğin yumuşak tarafını kendime ayıracağım, dış yüzünü ve sert tarafını da kocama vereceğim. Bugünlük beni affeder. Nasıl olsa evliliğimizin 50. yılı.”Ekmeğin dış yüzüne yağ sürerek kocasına ikram eder. Kocası ise hayret ve sevinç içerisinde, şöyle düşünür:“Ah karıcığım! 50 yıldır sen ekmeğin dış yüzünü seviyorsun diye hep ben yumuşak tarafını yedim, ne kadar naziksin, fedakârlıkta bulunup ekmeğin sert tarafını bana veriyorsun!”
HALİL ALLAH SENİN İYİLİĞİNİ VERSİN SEVGİ DOLU
Affetmek acı verici duyguların sizi tüketmesine izin vermemektir. Hiddet ve intikam duygularından arınmaktır. Bizi inciten insanlar, olaylar, tavırlar ve davranışlar olacaktır Affetmek ne unutmak ne göz yummak ne görmezden gelmek ne de mazur görmektir.
 
 Affetmek, hoş görmek, özür dilemek, anlayışlı olmak ruh sağlımıza ve beden sağlığımızı da geleceğimize yapabilecek en önemli karardır.   Bağışlamak önemli bir yaşam desteği, güçlü bir stres gidericidir. Kızgınlık, öfke ve hırçınlık uzun sürerse; kalp krizlerine, felçlere neden olmakta, kan basıncını ve şekeri yükseltmektedir. Affetmek uzun ve sağlıklı yaşamak için önemli bir adımdır.
 
 Affetmek insanlar için çok önemlidir. En yüce duygulardan birisidir. Kendine güvenmenin ve gücün temsilcisidir. Affetmek kendi hatalarımızı kabullenebilmeyi gösterir. Kişiliğin olgunlaşmasının göstergesidir. Affetmek ruhun temizlemesi anlamına gelir.
Murat Ertan “Zihin ne ile beslenirse ona göre sonuçlar verir.” Demektedir. Affetmemek insanın kendisine zararlıdır. Affetmek insanı yüceltir. Kendimizi ve sevdiklerimizi affedelim.   Kendimizi nefretin esiri olmaktan kurtarmalıyız. Ağaçlar hiç kavga etmiyor. Bizde istersek dostça yaşayabilirizÂ…  
Konumuzu güzel bir öykü ile bitirelim.        
                                                                                                  
  Bir gün trenle seyahat eden birisi, tesadüfen son derece huzursuz olan genç bir adamın yanına oturmuş. Bir sure sonra, genç adam, uzak bir hapishaneden yeni çıkmış bir mahkûm olduğunu açıklamış. Mahkûmiyeti ailesine o kadar utanç vermiş ki, ziyaretine gelmedikleri gibi mektup da göndermemişler. Fakir oldukları için seyahat edemediklerini, cahil oldukları için mektup yazamadıklarını umuyor; her şeye rağmen kendisini affetmiş olmalarını hayal ediyormuş. Ailesinin işini kolaylaştırmak için, onlara mektup yazarak, trenin kasabanın eteklerindeki çiftliklerden geçtiğinde bir işaret koymalarını söylemiş. Ailesi kendisini affetmişse, raylara yakın bir elma ağacına beyaz bir kurdele bağlayacaklarmış. Eğer kendisinin geri dönmesini istemiyorlarsa, hiç bir şey yapmayacaklar, o da trende kalıp Batıya gidecek, belki de bir serseri olacakmış. Tren, kasabasına yaklaşırken heyecanı o kadar artmış ki, pencereden dışarı bakmaya cesaret edemiyormuş. Kompartıman arkadaşı kendisiyle yer değiştirip onun yerine elma ağacına bakacağını söylemiş. Bir dakika sonra, genç mahkûma “Şuraya bak” demiş. Her şey yolunda, “bütün ağaç bembeyaz kurdelelerle bezenmişÂ”. Genç insanın, göz pınarlarında biriken yaşlarla gözleri parlıyormuş. O anda ömrünü zehirleyen acılar, adeta dağılmış, kaybolmuş, yerini sevgiye ve özleme bırakmış. “Affetmezseniz sevemezsiniz, sevgisiz hayat da anlamsızdır” SevgilerleÂ…   
Eğitimli insanların dokuz düşüncesi vardır.
Baktıklarında berrak görmeyi düşünürler.
Dinlediklerinde, iyi duymayı düşünürler.
Görünüşleri bakımından sıcak olmayı düşünür­ler.
Davranışlarında saygılı olmayı düşünürler.
Konuşmalarında doğru olmayı düşünürler.
İşlerinde ciddi olmayı düşünürler.
Kuşkuya düştüklerinde soruları nasıl soracakla­rını düşünürler.
Öfkelendiklerinde, sorunları düşünürler.
7 Yaşındayken babasını kaybetti ve yetim kaldı.
8 Yaşında okuldan alındı ve köyde yaşadı.
10 Yaşında yüzü kanlar içinde kalacak şekilde, yeni okulundaki hocasından dayak yedi.
17 Yaşında hayalindeki okulun istediği bölümü için gerekli not ortalamasını tutturamadı.
24 Yaşında tutuklandı, günlerce sorguya çekildi ve 2 ay tek ba­şına bir hücrede hapis yattı. 
25 Yaşında sürgüne gönderildi. 
27 Yaşında kendisinden bir yaş büyük meslektaşı, kendisinin de üyesi bulduğu derneğin çalışmaları ile kahraman ilan edilirken, kendisi hiç önemsenmiyordu. Doğduğu şehrin merkezinde rakibi törenlerle karşılanırken, o kalabalık arasında yalnız başına olanları izliyordu.
disi başka şehirleri düşman elinden kurtarmaya çakşırken, doğduğu şehir düşmanların eline geçti.
30 Yaşında amiri, onu kendisinden uzaklaştırmak için başka gö­reve atanmasını sağladı. Yeni görevinde fiilen işsiz bırakıldı. Ay­larca boş kaldı.
37 Yaşında böbrek hastalığından Viyana’da 2 ay hasta ve yal­nız halde yattı.
37 Yaşında komutan olarak yeni atandığı ordu, dağıtıldı. 
38 Yaşında Savunma Bakanı tarafından görevinden atıldı. 
38 Yaşında bir toplantıda giyebileceği bir tek sivil elbisesi bile yoktu ve başkasından bir redingot ödünç aldı. Ayrıca cebinde sade­ce 80 lirası vardı.
38 Yaşında kendisi için tutuklama karan çıkarıldı.
38 Yaşında en yakın beş arkadaşından üçü, onun Kongre tem­sil heyetine üye olmaması için oy kullandı.
39 Yaşında idam cezasına çarptırıldı. Sonra ne mi oldu?
42 yaşında Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı oldu!
Okuduğunuz öykü efsanevi lider, Mustafa Kemal Atatürk’e aittir.
Şimdi düşünün, sizin başarılı olmanızı engelleyen ama Atatürk’ün karşısına çıkmamış bir engel var mı?
Başarınızın önündeki engel ne? Paranız mı yok? Ata­türk’ün de yoktu! Sağlığınız mı bozuk? Atatürk’ün de bo­zuktu! Çevrenizde sizi çekemeyenler mi var? Atatürk'ün de vardı! Bazı yakın arkadaşlarınız sizi arkadan mı vurdu? Ata­türk’ün de başına geldi! Aileniz çok zengin değil miydi? Ata­türk’ünki de değildi! Amirleriniz hakkınızı mı yiyor? Ata­türk’ünkini de yemişlerdi!
Sizden daha beceriksiz ama hırslı insanlar, sizden daha hızlı yükselip size amirlik mi yapıyor? Atatürk'ün de başına gelmişti! Geçmişte bazı denemeleriniz­de başarısız mı oldunuz? Atatürk de olmuştu! Hakkınızda idam fermanı çıktığı için mi başarılı olamıyorsunuz? Ata­türk’ün de başına gelmişti!
Kişisel sorunlar büyük başarıların önünde engel değildir. Mustafa Kemal kişisel kurtuluş savaşı ile ülkeyi kurtarma sa­vaşını birlikte götürebilmişti.
Bilinen bir deyişle ona “para yok” dediler “bulunur” de­di, “düşman çok” dediler “yenilir” dedi. Ve “Sonunda tüm dedikleri oldu.” Gençliğe hitabesinde niçin “vazifeye atılmak için içinde bulunduğun şartların imkân ve şeraitini düşünmeye­ceksin" dediğini sanırım daha iyi anladınız.
Atatürk başlangıçta tek kişiydi. Her şey bir insanla başla­dı. Her şey bir insanın beyninde başladı. Sonra diğer insanla­rın katılımı ile büyüdü. Amaçlanan sonucun elde edilmesiy­le de başarıya ulaşıldı.
Birinci sınıf öğrencileri, bir aile resmi hakkında tartışıyorlardı. Resimdeki küçük erkek çocuğunun saç rengi ailenin diğer üyelerinin saç renklerinden farklıydı. Öğrencilerden biri o küçük erkek çocuğunun evlat edinilmiş olduğunu ileri sürdü ve bunun üzerine bir kız öğrenci şunları söyledi. Ben evlat edinilme konusunda her şeyi bilirim çünkü ben de evlatlığım. Bir başka çocuk ”Evlat edinilmek ne demektir”? Diye sordu. Kız öğrenci şöyle yanıtladı onu: “Annenin karnında değil, yüreğinde büyümüşsün demektir”.  George Dolan
Adam yorgun argın eve döndüğünde 5 yaşındaki oğlunu kapının önünde beklerken bulmuş. Çocuk babasına:  “Baba 1 saatte ne kadar para kazanıyorsun?” diye sormuş. Zaten yorgun gelen adam “bu seni ilgilendirmez” diye cevaplamış. Bunun üzerine çocuk:  “Babacığım lütfen bilmek istiyorum” diye cevap vermiş. Adam,  “İlla ki bilmek istiyorsan 20 dolar kazanıyorum” diye cevap vermiş. Bunun üzerine çocuk,            “Peki bana 10 dolar borç verir misin?” diye sormuş. Adam iyice sinirlenip:  “Benim, senin saçma oyuncaklarına veya benzeri şeylerine ayıracak param yok hadi derhal odana git ve kapını kapat” demiş. Çocuk sessizce odasını çıkıp kapısını kapatmış adam sinirli sinirli bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder diye düşünmüş aradan bir saat geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşmiş ve çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını düşünmüş belki de gerçekten lazımdı. Yukarı çocuğun odasına çıkmış ve kapıyı açmış. Yatağında olan çocuğa:  “Uyuyor musun?” diye sormuş. Çocuk, “Hayır”  demiş.“Al bakalım istediğin 10 doları sana az önce sert davrandığım için üzgünüm ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim”  demiş. Çocuk sevinçle haykırmış:  “Teşekkür ederim babacığım”  Yastığının altından diğer buruşuk paraları çıkarmış adamın suratına bakmış ve yavaşça paraları saymış bunu gören adam iyice sinirlenerek:  “Paran olduğu halde neden benden para istiyorsun?” demiş. Çocuk,  “Ama yeterince yoktu”  demiş ve paraları babasına uzatarak:  “İşte 20 dolar, 1 saatini bana ayırır mısın?” demiş...Jack Canfield
Bir bilim adamının, tıp konusunda yeni ve çok önemli buluşları olmuştu. Bir gazete muhabiri, röportaj yaparken kendisine, ortalama bir insandan nasıl olup da daha farklı ve yaratıcı bir insan olduğunu sormuş. Kendisini diğerlerinden ayıran özellik neymiş? Bilim adamı bu soruyu, “İki yaşındayken annesinin yaşadığı bir deneyim nedeniyle” diye cevaplamış.Bilim adamı, buzdolabından süt şişesini çıkartma­ya çalışırken, şişe elinden kayıp yere düşmüş ve ortalık süt gölüne dönmüş. Annesi mutfağa geldiğinde, ona bağırmak, söylenmek ya da cezalandırmak yerine, “Robert, ne kadar güzel bir hata yaptın! Daha önce bu kadar büyük bir süt gölü görmemiştim. Evet, olan olmuş. Şimdi birlikte burayı temizlemeden önce biraz yerdeki sütle oyna­mak ister misin?” demiş. O da eğilip, oynamış yere dö­külen sütle. Birkaç dakika sonra annesi, “Robert, bu tür bir şey yaptığında, bunu senin temizlemen ve her şeyi eski haline getirmen gerektiğini biliyor musun? Bunu nasıl yap­mak istersin? Bir sünger mi kullanalım, bir havlu ya da bir bez mi? Hangisini istersin?” demiş. Robert süngeri seç­miş ve birlikte yere dökülen sütü temizlemişler. Daha sonra annesi, “Biliyor musun? Burada yaşadığımız olay, senin iki minik elinle bir süt şişesini taşıyamadığın kötü bir deneyimdi. Şimdi arka bahçeye çıkalım ve şişeyi suyla dol­durup, senin dolu bir şişeyi düşürmeden taşımanı sağlaya­lım” demiş. Küçük çocuk şişeyi boğazından iki eliyle tutarsa, düşürmeden taşıyabileceğini öğrenmiş.Ne güzel bir ders! Bu ünlü bilim adamı daha son­ra, o anda bir hata yaptığı zaman bundan korkmaması gerektiğini öğrenmiş. Yapılan hataların yeni bir şeyler öğrenmek için çok güzel fırsatlar olduğunu anlamış. İş­te bilimsel araştırmalardaki deneyler de bu temele da­yanır zaten. Bir deney başarısız olsa bile, o deneyden çok değerli bilgiler elde edilir. Bütün anne babalar ço­cuklarına, annesinin Robert’e davrandığı gibi davran­salar çok daha iyi olmaz mı?
Adam 3 yaşındaki kızını, pahalı bir hediyelik kap­lama kâğıdını ziyan ettiği için azarlamıştı.Küçük kız, koskoca bir paket altın yaldızlı kâğıdı bir kutuyu eğri büğrü sarmak için kullanmıştı...Yılbaşı sabahı küçük kızı, paketi getirip “Bu senin babacığım” dediğinde üzüldü. Acaba gereğinden fazla mı tepki göstermişti kızma... Bir gece önce yaptığından utandı... Ne var ki paketi açınca yeniden öfkelendi. Kutunun içi boştu... Kızma gene bağırdı:“Birisine bir hediye verdiğinde, kutunun içinde bir şey olması lazım. Bunu da mı bilmiyorsun küçük hanım?” Küçük kız gözlerinde yaşlarla babasına baktı, “O kutu boş değil ki baba” dedi... “İçini öpücüklerimle doldurmuştum!” Adam öyle fena oldu ki... Koştu... Kızına sarıldı... Beraberce ağladılar.Adam o altın kutuyu ömrünün sonuna kadar yata­ğının başucunda sakladı. Ne zaman keyfi kaçsa, ne za­man morali bozulsa, ne zaman kendini kötü hissetse, kutuya koşar, içinden minik kızının sevgi ile doldurdu­ğu hayali öpücüklerinden birini çıkarırdı.
Üzerinde en iyi giysisi bulunduğu halde yemek odasına hızla girdi. O gece bir toplantısı vardı ve hazırlanmaya çalışıyordu. Hazırlıklarını süratle sürdürürken gözü dört yaşındaki kızına ilişti. Kızı, radyodaki müziğin ritmine ayak uydurmuş dans ediyordu.Geç kaldığı için acele ediyordu. Fakat içinden gelen sese uyarak kızını seyretmeye başladı. Sonra ona eşlik etmeye başladı. Kızının elinden tutmuş onunla birlikte dans ediyordu. Yedi yaşındaki kızının gruba katılmasıyla büyük bir coşku başladı. Üçü birden yemek odasında başlayıp, salonda biten çılgın bir dans sergilediler. Radyodaki şarkı bir anda bitiverdi, tabii dans da. İkisinin de popolarına yavaşça vurarak onları banyoya yolladı.Küçük kızlar merdivenleri nefes nefese çıktılar. Anneleri seslerini duyabiliyordu. Eğilmiş, iş çantasına dosyalarını yerleştirirken, küçük kızın ablasına:“En iyi anne bizim annemiz, değil mi?” dediğini işitti.Kadın birden dondu kaldı... Kendini yaşamın koşturmacasına kaptırıp, o güzel anı kaçırmak üzere olduğu için suçladı. Ofisinin duvarlarını süsleyen ödülleri, diplomaları geldi aklıma. Elde ettiği hiçbir başarı, hiçbir ödül bunun yerini tutamazdı.“En iyi Anne bizim annemiz, değil mi?”
Doğada gördüğü olumlu bir örnekten ilham alan 14. Yüzyıl Moğol imparatoru CengizHan’ın öyküsü oldukça ilginçtir.Ordusu, güçlü bir düşman tarafından dağıtılmış. Düşman askerleri civarı gözden geçirirken, imparator terkedilmiş bir ağılda saklanıyormuş. Orada yatar ve kendini umutsuz ve mahzun hissederken, bir karıncanın bir mısır tanesini dik bir duvarın diğer yanına taşımaya çalışmasını seyretmiş. Mısır tanesi, karıncadan daha büyükmüş. Karınca, taneyi duvarın üstüne tam altmış dokuz kez taşımaya çalışmış. Altmış dokuz kez geriye düşmüş. Yetmişinci denemesinde, mısır tanesini tepeden diğer tarafa itmiş.Cengiz Han bağırarak ayağa sıçramış! O yılmaması gerektiğini anlamış. Kuvvetlerini toplamış ve düşmana savaş açmış. Sonunda imparatorluğu, Karadeniz’ den, yukarı Ganj nehrine kadar uzanmış.
Çocuklarınız sizlerin değildir,Onlar bizzat yaşamın çağrısının kızları ve oğullarıdır.Elinizden geçerler, sizden gelmezler...Eğer sizlerle birlikteyseler, Bu sizindir anlamına gelmez!Onlara sevginizi verin, fikirlerinizi değil...Çünkü onların kendi fikirleri vardırBedenlerini barındırın, ruhlarını değil...Çünkü ruhları bize ve hayallerimize yasaklanan yarınlardadır...Sizler onlara benzemeye çalışın...Onları kendinize benzetmeye değil!Çin Atasözü
Çocuklarınız sizlerin değildir,Onlar bizzat yaşamın çağrısının kızları ve oğullarıdır.Elinizden geçerler, sizden gelmezler...Eğer sizlerle birlikteyseler, Bu sizindir anlamına gelmez!Onlara sevginizi verin, fikirlerinizi değil...Çünkü onların kendi fikirleri vardırBedenlerini barındırın, ruhlarını değil...Çünkü ruhları bize ve hayallerimize yasaklanan yarınlardadır...Sizler onlara benzemeye çalışın...Onları kendinize benzetmeye değil!Çin Atasözü
Soğuk bir gündü. Thames nehri kenarında, ihti­yar, beli bükük bir kör adam, soğuktan morarmış parmaklarıyla keman çalıyordu. Biraz öteden geçen, düzgün giyimli iki adam ihtiyarı incelemeye koyuldu­lar.Adamlardan zayıfı, ihtiyarın paltosuna dokunarak: “Kötü bir gün” dedi. “Kimse para vermeye yanaşmı­yor, değil mi?”İhtiyar:“Kötü bir gün sayılmaz evlat. Fakat soğuktan kimse penceresini açmayı akıl etmiyor” diye cevap verdi.Adam heyecanlı bir sesle.“Pencereler açılıncaya kadar çalmaya devam et!” de­di.İhtiyar garip bir tevekkül içinde ellerini yukarı kal­dırdı ve:“İmkân olsa Tanrı'ya duyurmak isterim” dedi.Zayıf adam birden kemanı aldı ve:“Ben çalsam ne dersin?” dedi. ”Belki ben pencerele­ri açtırabilirim.”Sonra eldivenlerini çıkardı ve sokağa dönerek çal­maya başladı. Yolcunun elinde, bu alelade keman bir­den yepyeni bir ruha bürünmüştü. Dilsiz, cansız nota­lar dile gelmiş; sokağı lirik nağmeler doldurmuştu.O sırada bir pencere açıldı ve yukarıdan atılan bir paranın tıkırtısı duyuldu. Arkadan bir daha.Bir daha... Şahane müzik perde perde yayıldıkça, sokak boyunca sıralanan evlerin pencereleri bir bir açılıyor ve paralar ardarda yağıyordu.Zayıf adam kemanı elinden bıraktı ve:“Bereketli bir gün!” dedi.Sonra ihtiyara dönerek ilâve etti:“Artık eve gidebilirsin. Ne istersen al. İstediğin gibi ye, iç!”Şaşkın bir halde kalan ihtiyar, ayrılmak üzere olan adamların arkasından sordu:“İsminiz bayım, isminiz?”Öteki cevap verdi:“Paganini.”İhtiyar kör adamın karşısına çıkıp yardımına koşan adam, Paganini'ydi ve dünyanın en ünlü keman virtüözleri arasındaydı...Coronet'ten
Ülkenin batısındaki küçük bir mahallenin bir sokağının neredeyse tamamı ressamlardan oluşmaktaydı. Bu mahallede, üç katlı bodur bir tuğla yığınının tepesinde iki kız arkadaşın stüdyoları bulunmaktaydı. Alt katlarında ise yaşlı bir ressam oturuyordu. Günlerden bir gün kız arkadaşından biri zatürree hastalığına yakalandı. Genç kız günden güne eriyordu. Bir gün, resim yaparken o da yatağında pencereden dışarı bakıyor ve sayıyordu… Geriye doğru sayıyordu; “on iki“ dedi, biraz sonra da “on bir“ , arkasından “on“ , sonra “okuz“, daha sonra, hemen birbiri ardına “sekiz“ ve “yedi“. Arkadaşı merakla dışarı baktı. Sayılacak ne vardı acaba? Görünürde sadece kasvetli, bomboş bir avlu ile altı yedi metre ötedeki tuğla evin çıplak duvarı vardı. Budaklı köklerinden çürümüş, yaşlı mı yaşlı bir asma, tuğla duvarın yarı boyuna kadar tırmanmıştı. Dönüp arkadaşına “Neyin var?“ diye sordu. Hasta kız fısıltı halinde “altı“ dedi. “Artık hızla düşüyorlar. Üç gün önce nerdeyse yüz tane vardı. Saymaktan başıma ağrı giriyordu. Ama şimdi kolaylaştı. İşte biri daha gitti. Topu topu beş tane kaldı şimdi. “Beş tane ne?“ diye sordu arkadaşı. “Yapraklar, asmanın yaprakları. Sonuncusu da düşünce, ben de mutlaka gideceğim. Hissediyorum bunu.“ arkadaşı ona saçmalamamasını söyleyip içmesi için çorba götürdü. Fakat o: “işte bir tanesi daha gidiyor. Hayır, çorba filan istemiyorum. Bununla geriye dört tane kaldı. Hava kararmadan sonuncusunun da düştüğünü görmek istiyorum… Ondan sonrada ben de gideceğim.“ diyerek cevap verdi. Genç kız uykuya daldığında arkadaşı da alt kattaki yaşlı ressama ziyarete gitti. Bu sırada yaprak olayını da anlattı yaşlı adama. Yukarı çıktığında arkadaşı uyuyordu. Ertesi sabah hasta kız hemen arkadaşına perdeyi amcasını söyledi.  Ama hayret! Hiç bitmeyecek gibi gelen upuzun gece boyunca aralıksız yağan yağmur ve şiddetle esen rüzgârdan sonra, bir asma yaprağı hala yerinde duruyordu. Sapına yakın tarafları hala koyu yeşil kalmakla birlikte, testere ağzı gibi tırtıllı kenarlarına ölümün ve çürümenin sarı rengi gelmiş olan yaprak, yerden altı yedi metre yükseklikteki bir dala yiğitçe asılmış duruyordu. “Bu sonuncusu“ dedi hasta kız. “Geceleyin mutlaka düşer diye düşünmüştüm. Rüzgârı duydum. Bugün düşecektir, o düştüğünde bende öleceğim.“Ağır ağır geçen gün sona erdiğinde onlar, alacakaranlıkta bile, asma yaprağının duvarın önünde sapına tutunmakta olduğunu görebiliyorlardı. Derken şiddetli yağmur tekrar başladı. Hava yeteri kadar aydınlanır aydınlanmaz, genç kız perdenin açılmasını istedi. Asma yaprağı hala yerindeydi. Genç kız, yattığı yerden uzun uzun yaprağı seyretti. “Münasebetsizlik ettim. Benim ne kötü bir insan olduğumu göstermek istercesine, bir kuvvet o son yaprağı orada tuttu. Ölümü istemek günahtır. Şimdi biraz bana çorba verebilirsin.“ dedi.Akşamüstü gelen doktor ayrılırken şimdi alt kattaki bir hastaya bakmam gerekiyor. Yaşlı bir ressammış sanırım. O da zatürree. Yaşlı adamcağız çok ağır bir durumda, kurtulma umudu yok ama daha rahat eder diye bugün hastaneye kaldırılıyor, dedi. Ertesi gün Doktor: “Tehlikeyi atlattınız, siz kazandınız.“ dedi. O gün öğleden sonra artık iyileşmiş olan arkadaşına alt kattaki yaşlı adamı anlattı. Yaşlı adam iki gün hastanede yattıktan sonra ölmüş. Hastalandığı günün sabahı kapıcı onu, odasında sancıdan kıvranırken bulmuş. Pabuçları, elbisesi baştan aşağı sırılsıklam, her yanı buz gibi bir haldeymiş. Öyle korkunç bir gecede nereye çıktığına akıl sır erdirememişti kimse. Sonra, hala yanık duran bir gemici feneri, yerinden sürüklene sürüklene çıkarılmış bir portatif merdiven, bir de üstünde birbirine karışmış sarı, yeşil boyalarla bir palet ve sağa sola saçılmış birkaç fırça bulmuşlar. O zaman o son yaprağın sırrı da çözüldü. Rüzgâr estiği zaman bile yerinden oynamayan yaprak, yaşlı ressamın şaheseriydi. Yaşlı adam, son yaprağın düştüğü gece oraya bir yaprak resmi yapıp yapıştırmıştı. Henry
Bir zamanlar Amerika’nın Hawaii adalarındaki Çinliler, ölülerini ziyaret ettikleri zaman mezara pirinç serpiyorlardı.Bir gün bir Amerikalı, kendi ölüsünün mezarına koymak için çiçek götürürken, Çinli’nin yaptığını gördü ve alay edercesine sordu:“Arkadaşın pilâvı ne zaman kalkıp yiyecek?”Çinli cevap verdi:“Senin arkadaşın kalkıp çiçekleri kokladığı zaman yiyecek.”
Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli her şeyden şikâyet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Hayatındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, küçük bir testi suyu atıp içmesini söyledi. Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzımdakileri tükürmeye başladı. “Tadı nasıl?” diye soran yaşlı adama öfkeyle, “Çok tuzlu” diye cevap verdi.Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu: “Tadı nasıl?” “Ferahlatıcı” diye cevap verdi, genç çırak. “Tuzun tadını aldın mı?” diye sordu yaşlı adam; “Hayır!” diye cevapladı çırağı. Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi:“Hayattaki ıstıraplar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Istırabın miktarı hep aynıdır. Ancak bu ıstırabın acılığı, neyin içerisine konulduğuna bağlıdır. Istırabın olduğunda yapman gereken tek şey, ıstırap veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya hatta derya olmaya çalış.”
Kanada’lı siyaset adamı Horst A. Schmid, 1985 yılında dostlarına gönderdiği, tebrik kartlarındaki hayat görüşü: 
Hayat bir aşktır… Onu yaşayınız.
Hayat bir hediyedir… Onu alınız.
Hayat bir bilmecedir… Onu çözünüz.
Hayat bir görevdir… Onu yapınız.
Hayat bir yarışmadır… Ona katılınız.
Hayat bir amaçtır… Onu başarınız.
Hayat bir fırsattır… Onu kaçırmayınız.
Hayat bir üzüntüdür… Onu yeniniz.
Hayat bir mücadeledir… Onu kazanınız.
Hayat bir yalnızlıktır… Onunla yüzleşiniz.
Hayat bir güzelliktir… Devamına dua ediniz.
Hayat bir dostluktur… Değerlendiriniz.
Hayat bir sözdür… Yerine getiriniz.
Hayat bir yolculuktur… Onu “mutluluk” la tamamlayınız.
Bir grup öğrenciden günümüz Dünyasının Yedi Harikası’nın neler olduğunu düşündüklerine dair bir liste yapmaları istenir.Aralarında anlaşmazlıklar çıkmasına rağmen aşağıda­kiler en fazla oyu alanlardır: Mısır’ın Büyük Piramitleri, Tac Mahal, Büyük Kanyon, Panama Kanalı, Empire State Binası, St. Peter Bazilikası, Çin ŞeddiÖğretmen oyları toplarken, sessizce duran bir kız öğren­cisinin henüz kâğıdını vermemiş olduğunu fark eder. Sonra öğrencisine kendi hazırladığı liste ile ilgili bir problem olup olmadığını sorar. Kız öğrenci ise
—Evet, biraz. O kadar çok şey var ki, bir türlü karar ve­remiyorum, der.Öğretmen de öğrencisine
—Peki, söyle bakalım senin listende neler var, belki biz sana yardımcı olabiliriz, der.Kız öğrenci önce duraksar ve sonra okumaya başlar:
—Bence Dünyanın Yedi Harikası: Görmek, duymak, do­kunmak, tatmak, hissetmek, gülmek ve sevmek.Odada sinek uçsa sesi duyulacak şekilde bir sessizlik oldu. Basit, sıradan ve normal olarak düşündüğümüz ve göz­den kaçırdığımız şeyler gerçekte ne kadar da mükemmeldiler
Tiftik keçileri Nisan ayında kırklığınan kırkılır. Kırkılan keçilere cıba denir. “Cıba çobanı sürü değil bulut gider” derler. Yani çoban, hava değişmelerini, yağmuru gözler durur. Cıba çobanları, yağmurun yağacağını çok iyi sezerler bu konuda tecrübelidirler. Bunu, cıbaların kuyruk hareketlerinden anlarlarmış.Yağmur, cıbalar için çok tehlikelidir. Çünkü onları ıslatır ve üşütüp öldürür. Bu nedenle cıba çobanları sürülerini kırlarda ağıl kenarlarından pek uzaklaşmazlar. Çobanlar, ağılları yarılar durur.Öteden yağmur gelince, cıbalar başlarını öne eğip birbirinin peşi sıra en yakın ağıla doğru at gibi koşarlar. 100 davarın girebileceği yere 500 cıba sokuşur. Hararet çok artar, duman dikile kalır. Birbirlerine iyice sokulurlar ve kendi sıcaklıkları ile ıslanmış çıplak derilerini kuruturlar.Yakında kapalı bir ağıl yok da bir koyun sürüsü varsa, cıbalar koşup onların altlarına girerler ve daha çok ıslanmaktan kurtulurlar. Koyunların sıcaklığı ile derilerini kuruturlar. Çünkü o sırada koyunların yünleri henüz kırkılmamıştır. Koyunlar gün dönümünde (21 Haziran) kırkılır.Cıbalar altlarına sokulunca, koyunlar sorarmış: “ Kim o ayağımıza dolaşanlar? ’’Cıbalar, daha da büzülüp, seslerini incelterek; “ Cıba kulları! ’’ derlermiş.Biraz zaman geçince, cıbalar kumaşlar (kılları çoğalır). Artık yağmurdan korkmazlar. 21 Haziran gündönümüne kadar ayrı yayılan cıbaları, o tarihte koyun davarına katarlar. Artık beraber güdülürler.Yazın, öğle sıcağında koyunlar aşağıda yatarken, keçiler kırmalara (taşlık yerlere) çıkar. Oraları ayakları ile eşip düzeltir ve serin toprak bulup yatarlar. Kendilerine yatacak yer hazırlarken aşağıdaki koyunların üzerine taş düşürürler.Koyunlar yine sorarmış:  “Kim o, üstümüze taş atanlar?’’Keçiler, seslerini kalınlaştırıp:  “ Keçi beyleri!’’ derlermiş.      İnsanlar arasında da “cıbalar” vardır. Bunların eline güç ve yetki geçince “keçi beyi” geçinirler…Prof. Dr. Yahya AKYÜZ Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimler Fakültesi, Öğretim Üyesi
Devlet bir gün geniş ve boş bir araziye geceleri göz kulak olması için bir bekçi işe almaya karar verir.Bir süre sonra düşünürler, “Peki talimatlar olmadan bu işini nasıl yapacak?” Bir planlama birimi kurulur ve iki kişi işe alınır.Bir süre sonra “Peki işini yapıp yapmadığını nasıl kontrol edebiliriz?”  diye düşünürler ve bir  “İnsan Kaynakları Birimi “ kurarlar. İki kişiyi de bu birimi kurması için görevlendirirler. Biri çalışmalarını yürütür, diğeri raporları yazar.Bir süre sonra “Peki bunların maaşları nasıl ödenecek? “  diye tartışırlar. Bir muhasebe şefi, bir zaman tutucu, bir mutemet işe alırlar.Bir süre sonra  “Peki bunlardan kim sorumlu olacak?”  diye düşünürler. Bir genel müdür, bir genel müdür yardımcısı ve asistan alırlar.  Bir süre sonra ülkede kriz çıkar ve masraflara bütçede ayrılan ödeneğin yetmediği görülür ve bekçiyi işten çıkarırlar.
Devlet bir gün geniş ve boş bir araziye geceleri göz kulak olması için bir bekçi işe almaya karar verir.Bir süre sonra düşünürler, “Peki talimatlar olmadan bu işini nasıl yapacak?” Bir planlama birimi kurulur ve iki kişi işe alınır.Bir süre sonra “Peki işini yapıp yapmadığını nasıl kontrol edebiliriz?”  diye düşünürler ve bir  “İnsan Kaynakları Birimi “ kurarlar. İki kişiyi de bu birimi kurması için görevlendirirler. Biri çalışmalarını yürütür, diğeri raporları yazar.Bir süre sonra “Peki bunların maaşları nasıl ödenecek? “  diye tartışırlar. Bir muhasebe şefi, bir zaman tutucu, bir mutemet işe alırlar.Bir süre sonra  “Peki bunlardan kim sorumlu olacak?”  diye düşünürler. Bir genel müdür, bir genel müdür yardımcısı ve asistan alırlar.  Bir süre sonra ülkede kriz çıkar ve masraflara bütçede ayrılan ödeneğin yetmediği görülür ve bekçiyi işten çıkarırlar.
Köleler çiftlikten kaçarken sihirli lamba bulmuşlar ve cini lambadan çıkarmışlar.Cin 10 zenciye sormuş: Dileyin benden ne dilerseniz. Birer dilek dileme hakkınız var. 1. zenci “beyaz olmak istiyorum” demiş, olmuş. 10. zenci tebessüm etmeye başlamış. 2. zenci de beyaz olmak istediğini söylemiş, olmuş. 10. zenci sırıtmaya devam etmiş.3. zenci de beyaz olmuş dilediği dileğiyle... 10. zenci kıkırdamaya başlamış. 4. zencinin de isteği aynı... 10. zenci gülmeye devam... 5,6,7,8 derkeeen 9. zenci de beyaz olma yönünde isteğini kullanmış. Sıra 10. zenciye gelmiş ama adam yerlerde... Gülmekten kırılıyor. Cin isteğini sormuş... Adam nefes almaya fırsat bulduğu bir ara isteğini garip bir böğürtü ile belirtmiş: "hepsini zenci yap!".
Hz. İbrahim’i atmak için büyük bir ateş yakılmış­tı. Bu esnada bir karınca su taşıyordu. Yolda giderken karışlaştığı karıncalar nereye gittiğini sorarlar. Karın­ca, “Hz. İbrahim’i atacakları ateşi söndürmek için su taşıyorum” diye cevap verir.Soruyu soran karıncalar gülerler; “Senin götürdü­ğün su, o kocaman ateşi söndürmeye yetmez ki derler.”“Olsun” der karınca, “ben de biliyorum yetmeye­ceğini; ama hiç olmazsa safım belli olsun...”
Bir bilgeye sormuşlar; Bir insanın zekâsını nerden anlarsınız?
— Konuşmasından.Ya hiç konuşmazsa demişler.
O kadar akıllı insan yoktur ki...
Zamanınızın değerini bilin... Giden her saniye sizin ömrünüzden gitmekte...“Hesabınıza her sabah 86.400 dolar işleyen ve akşama da iyi kullanmadığınız her dolar’ı silen bir bankanız olduğunu varsayın. Bu bankaya zaman; dolar’a da saniye deyin. Her sabah hesabınıza 86.400 saniye işleniyor ve her gece iyi bir yatırım yapamadığınız bölümlerini geriye alamıyorsunuz. Bu banka, bir yılda bakiyeden fazlasını kullandırmayan ve sürekli bir dengeye sahip olmayan 365 güne sahip, her gün size yeni bir hesap açıyor ve her gece bu hesabı siliyor. Yarını engelleyecek herhangi bir şey yok”Fred Decker
Zamanın önemini, Senge’nin Haşlanmış Kurbağa örneği ile daha iyi anlayabiliriz; Bir kurbağayı kaynar suyun içerisine koyarsanız, kendini hemen dışarı atmaya çalışacaktır. Ama kurbağayı oda sıcaklığında bir suyun içerisine koyarsanız ve korkutmazsanız, öylece kımıldamadan duracaktır.             Bu arada su sıcaklığını yavaş yavaş arttırırsanız çok ilginç bir şey olur. Sıcaklık yükselirken kurbağa hiç bir şey yapmaz, keyfi yerinde gibi görünmektedir. Sıcaklık kademe kademe artıkça, kurbağa gittikçe daha çok sersemleyecektir, bir süre sonra sıcak olan kaptan dışarı çıkacak hali kalmayacaktır.Kurbağanın dışarı fırlamasını engelleyen bir durum olmamasına rağmen, kurbağa orada oturup haşlanmayı bekleyecektir. Çünkü kurbağanın hayatına yönelen tehditleri algılayan dâhili aygıtı, onun çevresindeki kademe kademe değişikliklere değil, ani değişimlere programlanmıştır.   
Tüketmek için bunca acele ettiğiniz takvim yapraklarına, onca hızla çevirdiğiniz akreplere yelkovanlara, içine gönüllü daldığınız o insafsız rutin çarkına şöyle bir uzaktan baktığınızda ne hissediyor­sunuz? “Ne kadarı benim hayatım” diye soruyor musunuz? Ne kadarını başkaları yaşamış benim yerime... Ya da ben başkalarının? “Aynadakinin ne kadarı ben’im, ne kadarı oynadık­larım? Sevgiyi koydum kum saatinin doludizgin akıp giden kum­larının her bir zerresine... Çünkü bir tek sevgi var elimizde; bunca yıldan damıtılıp gelen... Yine bir tek o kalacak, yaşanacak yıllarından geriye... Bir tek sevgi olacak bunca telaştan artakalan ötesi yalan...Can Dündar
“Bir ormanda iki kişi ağaç kesiyormuş. Birinci adam sabahları erkenden kalkıyor, ağaç kesmeye başlıyormuş, bir ağaç devrilirken hemen diğerine geçiyormuş. Gün boyu ne dinleniyor ne öğle yemeği için kendine vakit ayırıyormuş. Akşamları da arkadaşından bir kaç saat sonra ağaç kesmeyi bırakıyormuş. İkinci adam ise arada bir dinleniyor ve hava kararmaya başladığında eve dönüyormuş. Bir hafta boyunca bu tempoda çalıştıktan sonra ne kadar ağaç kestiklerini saymaya başlamışlar. Sonuç: İkinci adam çok daha fazla ağaç kesmiş. Birinci adam öfkelenmiş: “Bu nasıl olabilir? Ben daha çok çalıştım, senden daha erken ise başladım,  senden daha geç bitirdim. Ama sen daha fazla ağaç kestin, bu işin sırrı ne?” İkinci adam yüzünde tebessümle yanıt vermiş: Ortada bir sır yok. Sen durmaksızın çalışırken, ben arada bir dinlenip baltamı biliyordum. Keskin baltayla, daha az çabayla daha çok ağaç kesilebilir.”Kendimizi geliştirmek, baltamızı bilemektir. Kendimize zaman ayırıp, yaşamımızı objektif bir bakışla gözden geçirmektir. Zayıf bulduğumuz alanlarımızı geliştirmek için çaba göstermektir. Bu, zihnimizin, ruhumuzun, karakterimizin güçlenmesi için olmazsa olmaz bir koşuldur.Bireysel ve iş yaşamımızda başarılı, mutlu ve doyumlu olmak istiyorsak, baltamızı bilemek için kendimize zaman ayırmalıyız.
Bili Toomey’nin olimpik dekatlonu kazanma hikâyesi oldukça düşündürücüdür. Bili, 1964 yılında yirmi beş yaşındayken olimpiyatların en yorucu oyunu olan dekatlon seçmelerine katılıyor. Seçmeler sonunda ilk üç rakibi olimpiyatlara katılma hakkı kazanırken o, dördün­cü olarak eleniyor.Ertesi günü onu sahanın etrafında koşarken görenler: “Mr. Toomey, olimpiyatlara katılma şansınızı nasılsa kaybettiniz, neden çalışıyorsunuz?” diyorlar. O şu muh­teşem cevabı veriyor:“1968 olimpiyatları için çalışıyorum.” Ve bu disiplinli çalışma neticesini veriyor. Bili Toomey 1968 Mexico City Olimpiyatlarında altın madalyayı gururla göğsüne taka­rak birincilik kürsüsünde haklı yerini alıyor.
Dünyanın en uzun bisiklet yarışı 1951 yılında İsveç’te yapıldı ve bu yarışı genç yarışmacıların arasından sıyrılarak 66 yaşındaki Gustav Hakanson kazandı. İlk önce organizasyon komitesi yaşlı olduğu için yarışa almamış, ona yarışmacı numarası vermemişti. Gömleğine 0 rakamı yazarak yarışçıların arasına katıldı. Sekiz gün devam eden yarışta süper dede 50 genç yarışmacıdan 24 saat önce yarışı tamamlamıştı. Kayıtlı olmadığı için ona ödül vermediler. Ama bisiklet imalatçıları onun adını sembolleştirerek bisikletlerine marka yaptılar: Supergrandpa (Süper büyük baba).
Aristo ile aynı dönemde yaşamış olan Demosthones zengin bir ailenin çocuğuydu. Yedi yaşındayken babası öldü ve kendisine büyük bir miras kaldı. Yaşının küçük olmasını fırsat bilenler mirasın büyük bir bölümünü onun elinden aldılar. Küçük ve çelimsiz olan Demosthones haksız insanlara karşı mücadele etmek için ülkenin en etkili hatibi olmaya karar verdi. Ancak, Demosthones kekemeydi. Yine de kararında ısrarlıydı.sthones sesini geliştirme alıştırmaları yapmak için evinin altında bir çalışma odası yaptırdı. Dışarı çıkmamak ve işine yoğunlaşmak için saçının yarısını kazıttı. Ağzına çakıl taşları doldurarak konuşma egzersizleri yapmaya, koşarken şiir okumaya, boy aynası karşısında sürekli olarak konuşmaya başladı.Demosthones’in bu çalışmaları epey sürdü. Halka açık mecliste yaptığı konuşmasında başarısız oldu ve dinleyiciler karşısında mahcup oldu. Buna rağmen o mücadelesinden hiç vazgeçmedi. Çalışmalarını daha da yoğunlaştırdı. Sonuçta hitabetini istediği seviyeye getirdi. Ünü ülkeye yayıldı. Döneminin en etkili hatibi olmayı başardı.
“Asla vazgeçmeyin.Dünyada hiçbir şey ısrar etmenin yerini alamaz.Yetenek alamaz, dünyada yetenekli ama başarısız insandan daha çok ne var?Deha alamaz, uygulamaya sokulmamış deha, atasözü gibidir.Tek başına eğitim alamaz, dünya başıboş gezen eğitimli insanlarla doludur. Israrlı ve kararlı olmak tek başına bir güçtür.”Calvin Colidge
Bayan Ernest Gent, bir hizmetçi kız tutmuş­tu. Neli adlı hizmetçi kızın temizliğe iyi dikkat etmediğini görünce, ona şöyle dedi:“Neli! Senin önceden çalıştığın yerle konuş­tum. Senin namuslu, dürüst biri olduğunu, iyi yemek pişirdiğini, çocuklara iyi baktığım anlat­tı ama temizliğe pek önem vermediğini ilave etti. Ben, bu son ifadeye ihtimal vermiyorum. Çünkü sen, üzerine temiz elbiseler giyen birisin ve bütün evi de bu şekilde temiz tutacağına ve şeninle iyi anlaşacağımıza inanıyorum.”Bayan Gent’in bu sözleri tesirini gösterdi. Neli, Bayan Gent’in güvenini sarsmamak için çok iyi çalışıyor ve evin temizliğine de son dere­ce dikkat ediyordu.
Edison günlerce uğraşıp bir ampul yapar. Yanında çalışan çocuğa verip üst kata gönderir. Fakat çocuk ampulü yere düşürüp kırar. Edison tekrar uğraşıp ikinci bir ampul yine yapar ve yine aynı çocuğun eline verir. Arkadaşları hemen itiraz ederler. Bu sakar çocuğa nasıl olup da güvendiğini anlayamazlar. Edison şöyle der:“Eğer ikinci defa ampulü eline vermeseydim, hayat boyu kendisini beceriksiz bir insan olarak düşünecekti. Kendine güvenini kaybetmesin diye verdim.”
Charles Schwab’ın istediği kadar verim alamadığı bir fabrikası vardı. Bir gün ustabaşı ile konuşuyordu:“Senin gibi becerikli birisi nasıl olur da fabrikadan istediği kadar verim alamaz?”“Bilmiyorum. Bütün işçileri çok çalıştırdım. Birçoğunu işten atmakla tehdit ettim. Ama başarılı olamadım.”Schwab yakınında duran bir işçiye sordu:“Bugün kaç kazan çelik erittiniz?”“Altı”Schwab bir tebeşir parçası alarak yere büyük bir 6 yazdı ve çıkıp gitti. Gece işçileri geldiği zaman bu 6 rakamının ne olduğunu sor­dular. Gündüz vardiyası işçileri de:“Patron bugün bize kaç kazan çelik erittiğimizi sordu, 6 cevabını verdik, buraya 6 yazdı ve gitti” dediler.Ertesi gün Schwab fabrikayı yine dolaştı. 6 rakamı silinmiş ve yer­ine 7 yazılmıştı. Gündüz işçileri gelince 7’yi gördüler. Demek gece çalışanlar kendilerinden daha iyi iş yaptıklarını zannediyorlardı? Kendilerini gece işçilerinden üstün göstermek için büyük bir gayretle çalıştılar ve yere 10 yazdılar. Çok geçmeden fabrikanın verimi o civardaki bütün fabrikaları geçti. Nasıl mı? Schwab bunu şöyle açık­lıyor:“İş yaptırmak için rekabet hissini uyandırmak gerekir. Amaç herkesi mücadele etmeye sevk etmek değildir. Onları birbirine üstün gelmeye teşvik etmektir. Üstün gelme hissi, insanların ruhunu coştu­rur. Hayatta başarılı olan her insanın en sevdiği şey; başaracağı iştir. Çünkü bu başarıda kendisini ifade eder ve bu sayede değerini, üstünlüğünü gösterir. İşte bu yüzden, bir oturuşta bir kilo dondur­ma yeme, elli bardak su içme gibi yarışmalar düzenlenir. Üstün gelmek, değerini göstermek, insanların en önemli isteğidir. O halde insanları kendi özelliklerini ortaya çıkarmaları için cesaretlendirmeliyiz.”
Leo Buscaglıa‘nın “sevgi” kitabında hayvanlarla ilgili bir öyküye göre; “bir gün ormandaki hayvanlar bir araya gelmiş ve bir okul kurmayı kararlaştırmışlardır. Bir tavşan, bir kuş, bir sincap, bir balık ve yılan balığı okulun öğrenim kurulunu oluşturdular.Kurulda tavşan, öğrenim planında koşu dersinde yer almasında ısrarlıdır. Kuş da uçma dersinin programında bulunmasında ısrarlıdır. Sincap dikine tırmanma dersinin ve balık ise yüzme dersinin planında yer almasına ısrarlıdırlar. Bütün bu dersler bir araya getirilerek öğrenim programı hazırlanır. Öğrenim kurulu tüm hayvanların bu derslerin tamamına devam etmelerini isterler, sonunda bu da olur. Tavşan koşmada yüz alırken, ağaca tırmanmak onun için gerçek bir sorun olur, sürekli arkaya doğru yuvarlanmaktadır. Kısa süre sonra beyni hasara uğrar ve iyi koşamaz hale gelir. Koşmada yüz alacağına bu kez altmış alır, ağaca tırmanma da her zaman notu on olmuştur.Kuş, her zaman uçuşta çok iyi dereceler yapmaktadır, oysa toprakta tünel kazmaya gelince işleri iyi gitmez, sürekli gagası kırılarak kanatları kopar. Kısa süre sonra o da uçmada altmış alır. Zaten tünel açma derecesi on’da kalmaktadır. Ayrıca ağaca dikine tırmanmakta da çok kötü anlar yaşamaktadır.”Bu öğrenimi yaptıranlar mutludurlar, çünkü herkes derse devam etmiş,  dersler uygulanmış, bu da geniş tabanlı öğrenim olarak adlandırılmıştır. Bu öyküde sınıfta her şeyi yarı yarıya başaran, geri zekâlı bir yılan balığı birinci olmuştur.Bütün çabalarımız herkesi diğerlerine benzetmeye yöneliktir. İnsanları yeteneklerine göre eğitemezsek, bireysel özellikleri değerlendirmezsek, sonuç istediğimiz gibi verimli olmayacaktır.Eğitimdir ki bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı ve yüce bir toplum halinde yaşatır, ya da onu köleliğe ve yoksulluğa iter.
Konfüçyüs’e sordular:“Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsaydınız, yapacağınız ilk iş ne olurdu?” Büyük filozof şöyle cevap verdi:“Hiç şüphesiz, dili gözden geçirmekle işe başlardım.” Dinleyicilerin hayret dolu bakışları karşısında sözlerini sürdürdü:“Dil düzensiz olursa, sözler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılamazsa, yapılması gereken şeyler doğru yapılamaz. Görevler gereği gibi yapılmazsa, adet­ler ve kültür bozulur. Adetler ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk, ne yapacağını, işin nereye varacağını bil­mez.” İşte bunun için hiç bir şey dil kadar önemli değildir.
Fatih bir gün veziri Mahmut Paşa’yı yanına alıp hocası Akşemseddin’i ziyarete gitmişti. Yaşlı Şeyh, Padişah içeri girdiği halde yerinden kalkmamıştı.Bundan bir süre sonra da Akşemseddin, Padişahın huzuruna gitti. Padişahın yanında Mahmut Paşa da bulunuyordu. Hocası huzuruna girince, Fatih hemen ayağa kalkarak ona yer gösterdi.Bu iki olay Mahmut Paşa’nın garibine gitmişti. Özür dileyerek sordu:“Hünkârım, hocanız geldiğinde siz ayağa kalktınız. Hâlbuki siz onun yanına gittiğinizde o ise ayağa kalkmaz... Sebebi ne ola?”Fatih şöyle cevap verdi:“Hocam Akşemseddin’e saygı göstermemek elimde değil... O yanıma geldiğinde gayri ihtiyari beni bir heyecan kaplar ve farkında olmadan kendimi ayakta bulurum. O ise, ilmin izzetini korumak için bana ayağa kalkmaz”.Gerçekten de Akşemseddin’in Fatih’e ayağa kalkmaması ilmin izzetinden, hocalık hakkından geliyordu. Fatih’in Akşemseddin’e ayağa kalkması ise, hocasına ve ilme olan saygısından doğuyordu. Yapılan her iki hareket yerinde ve doğru idi.
Westminister manastırının bodrumunda bir Anglikan piskoposu­nun mezarının üstünde yazılı olan bir yazı.“Genç ve hür iken, düşlerim sonsuzken, dünyayı değiştirmek isterdim. Yaşlanıp akıllanınca, dünyanın değişmeyeceğini anladım.Ben de düşlerimi biraz kısıtlayarak, sadece memleketimi değiştirmeye karar verdim. Ama o da değişeceğe benzemiyordu.İyice yaşlandığımda, artık son bir gayretle, sadece ailemi, kendime en yakın olanları değiştirmeyi denedim. Ama maalesef bunu da kabul ettiremedim.Şimdi ölüm döşeğinde yatarken birden fark ettim ki önce yalnız kendimi değiştirseydim, onlara örnek olarak ailemi de değiştirebilirdim. Onlardan alacağım cesaret ve ilhamla, memleketimi daha ileri götürebilirdim. Kim bilir, belki dünyayı bile değiştirebilirdim.”Dünyayı değiştirmek istiyorsan bunu yapabileceğine dair
Profesör, sosyoloji sınıfındaki öğrencilerini Baltimore şehrinin kenar mahallerine göndermiş ve o bölgede yaşayan iki yüz erkek çocuğun durumlarını araştırmalarını, her bir çocuğun geleceği hakkında bir tahminde bulunmalarını istemiştir.Öğrenciler gerekli araştırmalardan sonra, bu çocukların gelecekte başarılı olamayacakları kanaatinde birleşmişler.Yirmi beş yıl sonra, bir başka sosyoloji profesörü bu çalışmayı bulur ve öğrencilerinden bu projeyi sürdürmelerini ve o insanlara ne olduğunu araştırmalarını ister.Öğrenciler, o bölgeden taşınan veya ölen yirmi çocuk dışındaki, yüz seksen çocuktan yüz yetmiş altısının olağanüstü bir başarı gösterip, avukat, doktor ya da iş adamı olduklarını ortaya çıkardılar.Profesör çok etkilenmişti ve bu konuyu izlemeye karar verdi. Birer yetişkin olan çocukların hepsi o bölgede yaşadıkları için, her biri ile görüşme şansı oldu. — “Bu koşullarda nasıl bu kadar başarılı oldunuz?” sorusuna verdikleri cevap hep aynıydı. —“Mahalle okulunda bir öğretmenimiz vardı, onun sayesinde oldu” dediler.Profesör, bu öğretmeni çok merak etmişti ve hala hayatta olduğunu öğrendiği yaşlı öğretmenin izini bulması zor olmadı. Kendisini ziyaret etmek için evine kadar gitti. Karşısında yılların yüzüne eklediği kırışıklıklara rağmen hala dinç duran yaşlı bir kadın duruyordu.Yaşlı öğretmene bu çocukları kenar mahallelerden kurtarıp, başarılı birer yetişkin olmalarını sağlamak için kullandığı sihirli formülün ne olduğunu sordu.Yaşlı öğretmenin gözleri parladı ve dudaklarının kenarında bir gülümseme belirdi;—“Çok basit, ben o çocukları çok sevdim.” dedi.
William Holman Hunt “Kâinatın Işığı” adlı tablo ile gönlün sadece içeriden açılabileceğini ne güzel anlatmıştır; “19. yüzyılın büyük İngiliz ressamlarından William Holman Hunt’ın bir bahçeyi tasvir eden bir tablosu, Londra Kraliyet Akademisi'nde sergileniyordu. Hunt’ın “Kâinatın Işığı” adını verdiği bu tabloda geceleyin elinde duran fenerle bahçede duran filozof kılıklı bir adam görülüyordu. Adam, serbest kalan eliyle bir kapıyı vuruyor ve içeriden bir cevap bekler gibi görünüyordu. Tabloyu tetkik eden bir sanat eleştirmeni Hunt’a dönerek:  — “Güzel bir tablo doğrusu, ama manasını bir türlü kavrayamadım” dedi, —“Adamın vurduğu kapı hiç açılmayacak mı? Kapıya tokmak takmayı unutmuşsunuz da...” Hunt gülümsedi: “Adam alelade bir kapıya vurmuyor ki...” dedi. “Bu kapı, insan kalbini temsil ediyor ancak içeriden açılabildiği için dışında tokmağa ihtiyaç yoktur”.Arapların güzel bir sözü vardır; “Yürekten çıkan söz yüreğe ulaşır, ağızdan çıkan söz kulakta kalır”  derler. Sözlerimizin gönülden çıkıp gönüllere ulaşması dileğiyle…
Sevgi her şeydir. Yaşamın kapılarını açar ve sevginin o büyük gücü dünyayı harekete geçirir. Yazar ve öğretmen Leo Buscaglia, bir seferinde jüri olarak katıldığı bir yarışmadan söz ediyordu. Yarışmada dünyanın en sevecen çocuğu seçilecekmiş. Yarışmayı dört yaşındaki bir çocuk kazanmış. Bu çocuğun kapı komşusu kısa bir süre önce eşini kaybeden yaşlı bir adammış. Yaşlı adamın bahçesinde ağladığını gören küçük çocuk, yaşlı adamın yanına gitmiş ve kucağına oturmuş.Eve döndüğünde annesi yaşlı adama ne söylediğini sorunca, küçük çocuk “Hiç” demiş “Sadece ağlamasına yardım ettim”. Elen Kreidmen
Mahkeme salonunda, seksen yaşlarındaki yaşlı çif­tin durumu içler acısıydı. Adam inatçı bakışlarla, sus­kun ninenin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözlerini ve bitkin bakışlarını süzüyordu. Hâkim tok sesiyle, yaşlı kadına:Anlat teyze, neden boşanmak istiyorsun?Yaşlı kadın, derin bir nefes çektikten sonra ba­şörtüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya başladı.Bu herifin ettiği, yetti gayri. Elli yıldır bezdirdi hayattan... Boşanmak istiyorum...Sonra uzunca bir sessizlik hâkim oldu, mahkeme salonunda... Sessizlik, bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu. Kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, birlikte yaşanmış elli yılın ardından? Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı... Kadın neler diyecekti? Herkes onu dinliyordu, Yaşlı kadının gözleri doldu ve devam etti:—Bizim bir sedef çiçeğimiz vardı, çok sevdiğim... O bilmez... Elli yıl önceydi. O çiçeği bana verdiği çiçek­ler arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm. Yavrumuz olmadı, onları yavrum bil­dim. Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım. Her gece güneş açmadan önce, bir tas suyla sulayacağım onu diye... İyi gelirmiş derlerdi. Elli yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayayım demedi. Ta ki geçen geceye kadar... O gece takatim kesilmiş uyuyakalmışım... İşte ben, böyle bir adamla elli yıl geçirdim. Hayatımı, umudumu, her şeyimi verdim. Ondan hiç bir şey görmedim. Bir kerecik olsun, kalkıp onun sulamasını bekledim çiçeğimi... Ama olmadı. Onsuz daha iyiyim yemin ederim.Hâkim yaşlı adama dönerek:—Diyeceğin bir şey var mı baba? Dedi.Yaşlı adam, bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle, hâkime yöneldi. Tane tane konuştu:—Askerliğimi reis-i cumhur köşkünde, bahçıvan olarak yaptım. O bahçenin, görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim. Fadime’mi de orada tanıdım. Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden bu­ketler verdim. İlk evlendiğimiz günlerin birinde, bo­yun ağrısından onu hekime götürdüm. Hekim, çok uzun süre uyanmadan yatarsa; boynundaki kireç sertle­şir, kötüleşir dedi. Her gece uykusunu bölüp uyansın, gezinsin dedi. Hekimi pek dinlemedi bizim hatun... Benim sözümü de... O günlerde de tesadüf bu ya çiçek ku­rumaya yüz tuttu. Ben ona, “Gece çiçek sularsan, bu çi­çek tekrar canlanırmış” dedim. Adak dilettim... Her gece onu uyandırdım ve onu seyrettim. O sevdiğim ka­dını, yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim. Her gece, o çiçek ben oldum sanki... Her gece o yattıktan sonra kalktım saksıdaki suyu boşalttım. Sedef, gece su­lanmayı sevmez, hâkim bey... Geçen gece de... Yaşlı­lık... Ben de uyanamadım. Uyandıramadım... Çiçek su­suz kalırdı ama kadınımın boyun ağrısı yine azabilirdi. Suçlandım... Sesimi çıkartamadım... Karar sizin hâkim bey.O anda gazeteciler dâhil, mahkeme salonundaki herkes ağlıyordu...
Kavgayı bir ağacın yaprağına yazmak isterdim. Sonbahar gelsin yaprak kurusun diye... Öfkeyi bir bulutun üstüne yazmak isterdim, Yağmur yağsın, bulut yok olsun diye... Nefreti, karların üzerine yazmak isterdim, Güneş açsın, karlar erisin diye... Ve dostluğu ve sevgiyi, Yeni doğmuş tüm bebeklerin üstüne yazmak isterdim, Onlar büyüsün, dünyayı sarsın diye.
Çölde yolculuk eden iki arkadaş hakkında bir hikâye anlatılmaktadır. “Yolculuğun bir aşamasında iki arkadaş tartışırlar, biri ötekine bir tokat vurur. Tokadı yiyenin canı çok yanar ama tek kelime etmez ve kum üzerine şu sözleri yazar; “bugün en iyi arkadaşım bana bir tokat attı.”Yıkanabilecekleri bir vahaya rastlayana kadar yürümeyi sürdürürler. Tokadı yiyen yıkanırken batağa saplanır. Boğulmak üzereyken arkadaşı tarafından kurtarılır. Boğulmak üzere olan arkadaşı kurtulduktan sonra bir kaya parçası üzerine şu sözleri kazır; “bugün en iyi arkadaşım benim hayatımı kurtardı.” Tokadı vuran ve sonra en iyi arkadaşının hayatını kurtaran kişi ona şu soruyu sorar; “senin canını yaktığımda bunu kum üzerine yazdın ama şimdi kayaya kazıyorsun neden?” Arkadaşı ona şöyle cevap verir; “biri bizi incittiğinde bunu kum üzerine yazmalıyız ki bağışlama rüzgârı estiğinde onu silebilsin. Ama biri bize iyi bir şey yaparsa onu kayaya kazımalıyız ki hiçbir rüzgâr yok edemesin, kalıcı olsun.”Özel birini bulmak bir dakikanızı alır, onu değerlendirmeniz bir saat içinde olur, onu sevmek için bir gün yeter, dostluk için en az on yıl gerekir ama onu unutabilmek için bir ömrün geçmesi gerekir. Dostluğu oluşturmak zor, kaybetmek ise çok kolaydır. Bunun için dostluklarımızı oluşturmak için gösterdiğimiz çabayı korumak için de göstermeliyiz.“İncinmelerimizi kuma, iyilikleri kayalara kazımayı öğrenmeliyiz.”
“Aşk ve dostluk bir gün yolda karşılaşmışlar. Aşk küçümseyici bir şekilde sormuş; “Ben senden daha candan ve daha yakınım, sen niye varsın ki bu dünyada?”Dost tevazu ile cevap verir, “Sen gittikten sonra ardında bıraktığın gözyaşları için”
Bizi yüzümüze karşı eleştiren, ama herkesin içinde savunun...Başarılarınıza sevinen, başarısızlıklarınıza üzülen...Bizi üzgün görünce öteki dostlara haber verip bizimle ilgilenmelerini isteyen...Bir başka kıtada yaşasa ya da günde on dört saat çalışsa da kendisine gereksinim duyduğumuz anda yardımımıza koşan... Gerçek dost işte budur.Ve yaşamda en büyük zenginlik böyle dostlara sahip olmaktır…      M. Pinta
İki çocuklu bir aile hafta sonunu piknik yaparak geçir­meye karar vermişti. Piknik yerine vardıklarında, anne ye­meği hazırlarken, baba çocuklarıyla birlikte kısa bir yürüyüşe çıktı. Yürüyüş uzun olmasa da, çocuklardan küçük olanı yo­rulmuştu. Yalvaran gözlerle babasına bakıp: “Babacığım çok yoruldum, beni kucağında taşır mısın?” Baba, “Ben de biraz yoruldum oğlum,” der demez, çocuk ağlamaya başladı. Baba tek kelime etmeden etraftaki ağaçlardan bi­rinden kuru bir dal kesti. Dalı çakısıyla biçimlendirip yonttu, sonra da oğluna verdi. “Al sana güzel bir at,” dedi. Çocuk dal parçasından yontulmuş ata sevinçle bindi ve “Deeh! Deeh!” diye bağırarak annesinin sofra kurduğu düzlüğe doğ­ru koşmaya başladı. Küçük oğlunun birden yorgunluğunu unutup canlanışını gülerek seyreden baba, yanındaki kızına, eliyle küçük kardeşini göstererek, “Hayat budur işte, kızım,” dedi. “Bazen kendini çok yorgun hissedersin. Öyle olduğun­da, kendine değnekten bir at bul ve yoluna devam et. Bu at da, yerine göre bir arkadaş, bir şarkı, bir şiir, bir umut, bir çi­çek, bir özlem, bir hayal ya da bir çocuğun tebessümü olabi­lir.”
Bir gün halkı tarafından sevilen bir kral, huzuru en güzel resimle ifade edecek sanatçıya büyük bir ödül vereceğini ilan eder.Yarışmaya çok sayıda sanatçı katılır. Günlerce çalışırlar birbirinden güzel resimler yaparlar. Sonunda eserleri saraya teslim ederler. Tablolara bakan kral sadece ikisinden hoşla­nır.  Ama birinciyi seçmesi için karar vermesi gereklidir.Resimlerden birisinde sükûnetli bir göl vardır. Göl bir ayna gibi etrafında yükselen dağların görüntüsünü yansıtmaktadır. Üst tarafta pamuk beyazı bulutlar gökyüzünü süslüyorlardı. Resme kim baktı ise onun mükemmel bir huzur resmi oldu­ğunu düşünüyorlardı.Diğer resimde de dağlar vardı. Ama engebeli ve çıplak dağlar. Üst tarafta öfkeli bir gökyüzünden yağmurlar boşanı­yor ve şimşek çakıyordu. Dağın eteklerinde ise köpüklü bir şe­lale çağıldıyordu. Kısaca resim hiçte huzurlu gözükmüyordu.Fakat kral resme bakınca, şelalenin ardındaki kayalık­larda bulunan çatlaktan çıkan mini minnacık bir çalılık gördü. Çalılığın üstünde ise anne bir kuşun örttüğü bir kuş yuvası görünüyordu. Sertçe akan suyun orta yerinde anne kuş yu­vasını koruyor... Harika bir huzur ve sükûn örneği.Ödülü ikinci resim kazandı. Kralın açıklaması şöyle idi: Huzur hiçbir gürültünün sıkıntının ya da zorluğun bulunmadığı yer demek değildir. Huzur bütün bunların içinde bile yüreği­mizin sükûnet bulabilmesidir.
Tam bir dolar seksen yedi senti vardı. O kadar, ne bir eksik, ne bir fazla. Della, paraları üç defa saydı. Bir dolar seksen yedi sent, o kadar. Hâlbuki ertesi gün yeni yıla adım atılacaktı ve Della’nın kocasına, sevgili Jim’ine hediye alabileceği sadece bir dolar seksen yedi senti vardı. Bu parayı da aylardır yavaş yavaş biriktirmişti. Hâlbuki şimdi hiç bir işe yaramadıklarını görebiliyordu. Sevgili Jim’ine güzel bir şey almak hususunda hülyalar kurarak birçok mesut anlar yaşamıştı. Güzel bir hediye almak istiyordu. Ancak bu müm­kün değildi, Della ağlamaya başladı.Gözyaşları dindikten sonra Della eline bir ponpon alarak yüzünü pudraladı, pencerede durarak apartmanın o kasvetli arka avlusundaki parmaklıklar üzerinde yürüyen bulut renkli kediyi aptal aptal seyretti.Pencereden uzaklaşarak kendini aynanın karşısına attı.pırıl parlıyordu, ama yirmi saniye içerisinde rengi uçuvermişti. Saçlarını çözerek omuzlarının üzerine döktü. İftihar ettikleri iki şeyleri vardı. Biri Jim’in büyükbabasından kalan altın saat, diğeri de Della’nın omuzları üzerine dökülen saçları. Della’nın saçları altın renkli bir çağlayan gibi parla­yarak ve dalgalanarak dizlerine kadar döküldü ve elbise gibi vücudunu örttü. Bir aralık bir an durdu. Tereddüt eder gibi oldu. Yerdeki kırmızı tüyleri dökük halıya iki damla gözyaşı aktı. Della, gözlerinin yaşı kurumadan kapıdan fırladı.“MM, Sofronie. Her nevi saç levazımı” ibaresi taşıyan bir tabelanın önünde durdu. Bir hamlede içeri girdi.—Saçlarımı satın alır mısınız? Diye sordu. Dükkân sahibi, saçları pişkin bir alıcı eliyle yokladıktan sonra;—20 dolar, dedi.Della,—Peki, derhal, cevabını verdi. Ondan sonraki iki saati pembe bir bulut üzerinde uçar gibi sevinçle nasıl geçirdiğini bilmiyordu. Jim için almak istediği hediyeyi bulmak için dükkânların altını üstünü getirdi. Nihayet bulabildi, altın saat zin­ciri. Zincir, Jim’in o emsalsiz saatine layık olacak derecede güzeldi.Eve gitti, saçlarına baktı. Jim’in bu halini beğenmesi için dua etti. Az sonra Jim kapıyı açıp içeri girdi. Gözlerini sevgili eşine dikmiş sadece bakıyordu. Sonra, hediyesini uzattı. Della paketi açtığında, ipek gibi saçları için uzun zamandır beğenip alamadığı bir çift tarak gördü. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Kendisini toparladı, tatlı bir tebessümle Jim’e hediye­sini uzattı. Jim, paketi açtığında saat zincirini gördü. Ama artık saati yoktu, çünkü Della’nın güzelim saçlarına çok beğendiği tarakları alabilmek için o da saatini satmıştı.Üzülmediler... Çünkü önemli olan tek şey vardı sevgile­ri...O da ne satılır ne de satın alınabilirdi...O. Henry
Adam 3 yaşındaki kızını, pahalı bir hediyelik kap­lama kâğıdını ziyan ettiği için azarlamıştı.Küçük kız, koskoca bir paket altın yaldızlı kâğıdı bir kutuyu eğri büğrü sarmak için kullanmıştı...Yılbaşı sabahı küçük kızı, paketi getirip “Bu senin babacığım” dediğinde üzüldü. Acaba gereğinden fazla mı tepki göstermişti kızma... Bir gece önce yaptığından utandı... Ne var ki paketi açınca yeniden öfkelendi. Kutunun içi boştu... Kızma gene bağırdı:—“Birisine bir hediye verdiğinde, kutunun içinde bir şey olması lazım”. Bunu da mı bilmiyorsun küçük hanım? Küçük kız gözlerinde yaşlarla babasına baktı, “O kutu boş değil ki baba” dedi... —“İçini öpücüklerimle doldurmuştum!” Adam öyle fena oldu ki... Koştu... Kızına sarıldı... Beraberce ağladılar.Adam o altın kutuyu ömrünün sonuna kadar yata­ğının başucunda sakladı. Ne zaman keyfi kaçsa, ne za­man morali bozulsa, ne zaman kendini kötü hissetse, kutuya koşar, içinden minik kızının sevgi ile doldurdu­ğu hayali öpücüklerinden birini çıkarırdı.Aslında bütün anne ve babalara böyle bir altın kutuyu çocukları hiçbir karşılık beklemeden, sevgi ve öpücüklerle doldurup vermişlerdir. Hiç kimsenin ha­yatında bundan daha değerli bir armağana sahip olma­sı mümkün değildir. Öpücük deyip geçmek mümkün mü? Öyle olsaydı çocuklarımızın adına Buse ismi koyar mıydık?
“Bir yaz mevsimi kuraklık, küçük bir kasabadaki ekin için tehdit oluşturuyordu. Sıcak bir Pazar, kasaba papazı cemaatine şöyle dedi, “bizi yağmur duasından başka bir şey kurtaramaz. Eve gidin, inanın, dua edin ve gelecek Pazar tanrı yağmur gönderdiği için teşekkür etmeye hazır olarak geliniz.”İnsanlar kendilerine söyleneni yaparak bir sonraki Pazar kiliseye geldiler, ama papaz onları görür görmez küplere bindi. “Bugün dua edemeyiz, henüz yeterince inanmıyorsunuz.” dedi. Ama diye itiraz ettiler, dua ettik ve gerçekten inanıyoruz. “inanmak mı?” diye sordu papaz.  “o zaman şemsiyeleriniz nerede?” Steve Goodier İnsanlar hayatları boyunca yalnızca dilek ve dualarının sonuç vermesini umarlar, aslında olacağını da pek beklemezler. Bazı insanlar ise rüyalarının ve isteklerinin gerçek olmasını isterler, hayatlarının başından sonuna dek her an sanki bir şey olacakmış gibi hazırlıklı yaşarlar.Bugün dua ettiğimiz düşünceye yaklaşmak için ne yapacaksınız? Dualarınızı bekleyecek ve istenilen sonuçları elde etmek için çalışacak mısınız? Yağmurun yağacağına inanıp Şemsiyenizi getirmelisiniz.
Bir gazeteci 102 yaşındaki bir adamla röportaj yapmak üzere evine gider. Gazeteci yaşlı adama ilk olarak bu kadar uzun yaşamasını ve bu yaşta böyle sıhhatli, dinç ve neşeli olmasını neye borçlu olduğunu sorar. Beklediği cevap, hiç sigara içmedim, kendimi yormadım, yoğurt yedim, ayran iç­tim, sabahları spor yaptım türünden bir şeydir. Ancak, ihtiyar adam, gazeteciye şu cevabı verir:Evlat, Allah’ın bana lütfettiği her gün, erkenden yata­ğımdan kalkar ve halime şükrederek pencerenin önüne gi­derim. Bir iki dakika dinlendikten sonra, hava ister güneşli, ister yağmurlu, ister sıcak, ister soğuk olsun kendi kendime şunları söylerim: “Bu, tam benim istediğim gibi muhteşem bir gün!”