ANNELİĞİN KUTSALLIĞI
Benim hayatımın dönüm noktası, on yedi yaşımda lise öğrencisiyken, ailemin isteği üzerine evlendirilip o aileye eş olarak girmemle başladı. Eşimin babasını gördüğümde bazı istem dışı hareket bozuklukları vardı. Sorduğumda felç dediler. Aile büyüklerinde de birkaç kişide bu durumu fark ettim. Meğer eşimin dedesinin annesinden gelen genetik bir hastalık olan bir soyağacı oluşmuş. Ben sonra memuriyete girdim ve çocuk yapmayı düşünmüyordum. Eşim o sıralar futbolcu ve sağlıklı idi. Ailelerimiz çocuk yapmamız için ısrarcı oldular. Üç buçuk yıl sonra mucizeler sonucu oğlum Burak dünyaya geldi. Üç yıl sonra kızım Burcu doğdu. Çocuklarım bebekliklerinde çok sağlıklıydılar. Daha yedi aylıkken konuşmaya başladılar.
Evlendikten sonra eşimde istem dışı hareket bozuklukları başladı. O sırada gençtim, bu durumu kabullenemiyordum. İki yıl sonra kızım Burcu yedi yaşındayken yürüme bozukluğu ve konuşma bozukluğu başladı. Doktorların muayenesi, tahlil, emar sonucu teşhis konulamadı. Çocuğumu Trabzon’dan Ankara Hacettepe Hastanesine getirdim. Genetik ve Nöroloji hocalarına gösterdim. Onlar da birçok tetkikler yaptılar. Meğer bu hastalık başlangıçta tetkiklerde çıkmıyormuş. Hocalar, bir dahaki sefere babasını da birlikte getir dediler. Toplantı yapıp, bana babasının rahatsızlığı olabilir dediler. O yıllarda ülkemizde bu hastalığın tahlili yapılamıyordu. Aradan iki yıl geçince İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi’nde Deneysel Tıp Araştırma Merkezi’nde babasının ve kızımın kan tahlilleri yapıldı. Hantington Kore’si teşhisi konuldu. Kızım babasından da çok taşıdığı için erken yaşta hasta oldu ve hastalığı ağır seyretti. Babası ve kızım günden güne ağırlaştı. Bu tablo karşısında sağlığım bozulmaktaydı. Tedavisi olmayan bir hastalık Hantinton… Elimden bir şey gelmiyordu. Umutsuzluk dipsiz bir kuyuya benzer. Namaz kılıp, dua ettim. Benim için iyi bir terapi oldu. Vakit buldukça yürüyüş yaptım. Durumu kabullenmeye başladım. Oğlum Burak’ta da başlayacak korkusu yaşıyordum. Bu hastalık genellikle on yıl sürüyor. Hastalığa yakalananlar gittikçe ağırlaşıyorlar.  1998 yılında eşimi kaybettim. İki yıl sonra 2000 yılında kızımı kaybettim. Oğlum da lise son sınıftaydı. Hastalığımın başladığını onda da hissettim. Sinsi bir şekilde başladı. Herkes fark edemiyordu. Ailemle bile bu durumu paylaşamıyordum. Oğlum çok aktifti,  futbol oynuyordu ve ben Gazi Beden Eğitimi Bölümünde okumak istiyorum diyordu. Ben okuması için, hasta olduğunu fark ettiğim halde, okursa eğitim görürse hastalığı farklı seyreder ve toplumdan kopmaz ve hastalığın ilerleme sürecini umutlu yaşar diye düşündüm. Gazi Üniversitesi Beden Eğitimi Bölümü’nü kazandı. Ben yalnız gönderemedim. Hasta olduğunu biliyordum. Trabzon’dan Ankara’ya gelerek Eryaman’da bir ev aldım. Okula başladı. Hastalık ilerledikçe, agresif oluyordu, arkadaşlarıyla tartıştığında okulu bırakıp Trabzon’a kaçıyordu. Anne ben babam gibi oldum herhalde, arkadaşları da Burak’taki rahatsızlığı fark etmiş olacaklar ki, sende tuhaflık var demişler. Ben de oğlum, sende bir şey yok, yine de doktora götüreyim dedim. Doktora götürdüm, bir taraftan da Burak’tan habersiz doktorla hastalığını konuştum. Doktora, hocam oğlum sende bu hastalık var demeyin, çünkü oğlum bu hastalığa yakalanırsam intihar ederim diyordu. Doktor Burak’ın MR ve tetkikleri sonucu bir şey çıkmadı dedi, fakat görünürde delikanlıda başlamış hastalık dedi. Tedavisi de yok. Bir iki yıl sonra kan tahlillerini yaptırdım. Hantington Koresi başlamış, O da babasından daha fazla taşıyormuş o hastalığı ve son sınıfta hocasıyla görüştüm. Hocaları da bu rahatsızlığını fark etmişler. Çok üzüldüler…  
Okul bitti. Trabzon’a taşındık. Orada arkadaşları, Burak sen de babanın hastalığına mı yakalandın diye sorunca, hep hastalığını konuşmak zorunda kalıyorduk. Bir gün kadir gecesiydi. Hastalığını Burak’la konuşmaya kabullenmesine uygun olduğunu hissettim. Karşıma aldım. Oğlum seni iki yıl öncesine göre, daha iyi hissediyorum dedim. Psikolojik olarak iyi hissettim. Bu hastalığım her an tedavisi çıkabilir dedim. Hastalığını kabullenip yaşarsan daha mutlu yaşarsın dedim. Yaşadığımız sürece ikimiz de huzurlu ve mutlu yaşayalım. Herkes bir sebepten bu Dünya’dan göçecek dedim. Camiye git namazını kıl, dua et bu mübarek gecede dedim. Oğlumun hastalığı gün geçtikçe ilerliyor, eli kalem tutamıyordu. Öğretmenlik sınavlarına da giremedi. Ankara’da yaşamanın Burak’ın hastalığının süreci için daha sağlıklı olacağını düşündüm ve Ankara’daki evimize taşındık. Oğlum tek başına yürüyemiyordu, benim desteğimle sendeleyerek yürüyebiliyordu. Çocuğum ve kendimi çevreden ve sosyallikten koparmadım. Turlara götürdüm. Tatillere gittik. Büyükşehir Belediyesi’nin yaşam merkezlerindeki birçok etkinliğine gidiyorduk. Müziği çok severdi. Müzik dinlemeye götürüyordum.  Şimdiki eşimle tanıştım; oğlumla tanıştırdım. Oğlum da evlenmemizi istedi, çünkü yalnız kalmamı istemiyordu. Eşim de çocuğumu kabullendi. Oğlum gittikçe ağırlaştı ve yatalak oldu. 2016 yılı temmuz ayında evlendik. Eşim de destek oldu bana. Ona da çok teşekkür ederim.
2017 yılı 15 Temmuzda onu yıkadım, kahvaltı yaptırdım, öptüm kokladım, ben seni çok seviyorum dedim. Ölümden korkma, çünkü sen cennetliksin dedim ve salavat getirdim. Öleceğini hissettim. Bir taraftan da moral vermeye çalıştım. Belki iyi olacaksın, yazlığa Didim’e gideriz dedim. 18 Temmuzda saat 11’de uyandırdım, sırılsıklam terlemiş, üzerini değiştirdim, sildim, su içirdim, çok su içmek istiyordu, kahvaltısını hazırladığımda, uyuyakaldı. Saat iki civarı uyandırdım. Oğlumun sevdiği kahvaltıyı hazırladım. Gözlerini, zorlukla açabiliyordu. Allahtan umut kesilmez diyerek kahvaltısını yaptırdım. Akşamüzeri dört gibi odasına aldım. Akşam 9’da hırlayarak uyuduğunu gördüm. On dakika sonra yemeğini hazırladım. Uyandırmaya odasına girdiğimde hırıltısının kesilmiş olduğunu gördüm, yüzükoyun yatıyordu, uyandırmaya çalıştım, öptüm, sevdim konuştum, uyan oğlum dedim, refleks vermedi, eşime seslendim, baktı. Burak ölmüş dedi, ben inanamadım, yüzü sımsıcak bedeni sıcak, solmamıştı, üzerini değiştim, ıslak bezle sildim, tepki vermeyince ölmüş olduğunu anladım. Çığlıklar attım. 112 acil servis geldi. 20 dakika önce ölmüş dendi. Trabzon’a babası ve kardeşinin yanına defnettik. Işıklar içinde uyusunlar. Rabbim mekânlarını cennet eylesin inşallah… Onların arkasından dua ediyorum. Yüce Rabbim bana iki evlat verdi mucize eseri, iyi ki hayatımda vardınız yavrularım. Acılarla mücadele etmek beni daha çok hayata bağladı, yıkılmadım, güçlü oldum.  Buradan ailelere sesleniyorum. Çocuklarınızı evlendirirken ailelerini iyi tanısınlar; bu ve bunun gibi genetik hastalık taşıyan ailelerle evlendirmesinler. Hayatlarını karartmasınlar. Engelli çocukları olan ebeveynler çocuklarını sevin ve hayatla olan bağlarını koparmayın. Toplumdan dışlamayın. Gezmelere götürün, sosyallikten kopmasınlar. Siz de böyle mutlu olursunuz. Benim sınavım da böyleymiş. Allah kimseyi evladıyla imtihan etmesin. Hiç kimseye evlat acısı vermesin…                                                                                                                                                ŞADUMAN BAKIR
Vaktiyle Fransa hükümet ricalinden biri Napolyon Bonapart’ı bir muharebede tenkide kalkışıp parmağını harita üzerinde gezdirerek: Önce şurasını almalıydınız, sonra buradan geçerek ötesini zapt etmeliydiniz, gibi fikirler yürütmeye başlayınca, Napolyon: —“Evet demiş, onlar parmakla alınabilseydi dediğin gibi yapardım.”
Zenginliği ve asaleti bir şeref alameti olarak görme yen Sokrates’e biri sorar: “Sen herkese konuşma sanatını öğretiyorsun da kendin neden iyi bir hatip değilsin?” “Ziyanı yok” der Sokrates: “Bileyi taşları da kendi kendilerine kesmezler, fakat kaba demirleri keskin yapabilirler.”
İngiltere Kralı George ile görüştüğü sırada, Gandi’nin üzerinde her zamanki gibi beyaz örtüsü vardır. Davetten çıkınca bir gazeteci sorar: Kıyafetiniz, bir kralla buluşmak için yeterli miydi? Gandi, hiç aldırmadan cevap verir: “Kral, ikimize de yetecek kadar giyimliydi.”
Necip Fazıl Kısakürek, vapurla Kadıköy’e geçerken, yanına biri yaklaşıp: —Üstat, diye sormuş. Peygamberlere ne diye gerek duyuldu? Biz yolumuzu bulabilirdik. Necip Fazıl, okuduğu kitaptan başını kaldırmadan: —Ne diye vapura bindin ki cevabını vermiş. “Yüzerek geçsene karşıya.”
Sokrates’e bir dostu, “Dertliyim, yolculuğa çıktım iyi geçmedi” demiş. Sokrates, “Kendini de birlikte götürmüşsündür de, ondan” diye cevaplamış.
İncili Çavuş, Osmanlı elçisi olarak Fransa Kralına gönderildiğinde, elbiselerinin bazı yerlerinde yama varmış. Kral, bunları görünce dayanamayıp: Bana senden başka gönderecek adam bulamadılar mı? Diye sorunca, İncili Çavuş: “Osmanlılar, adama göre adam gönderirler, cevabını vermiş.” Beni de sana göndermelerinin hikmeti bu olsa gerek.
Diyojen bir gün hamama yıkanmak için gider. Su­yun temiz olmadığını görünce, “Burada yıkandıktan sonra, temizlenmek için nereye gitmeli?” diye sorar.
Abbasi Halifesi Me’mun İmam-ı Azam’ı, Kûfe’ye “kadı” tayin etmek istiyordu. İmam-ı çağırdı ve bu niyetini açıkladı. İmam-ı Azam yönetimin yanlışlılarına âlet olmamak için bu teklifi kabul etmedi. Halife’ye —Ben kadılık yapamam, diye cevap verdi. Halife: —Yalan söylüyorsun, sen kadılık yaparsın, deyince İmam-ı Azam: —“Eğer ben yalan söylüyorsam, yalan söylediğim için kadılık yapamam. Çünkü yalancıdan kadı olmaz. Eğer “yapamam” dediğim zaman doğru söylüyorsam, bu defa sözümün gereği olarak kadılık yapamam, O halde her iki durumda da kadılık yapamam.” İmam-ı Azam’ın bu tarihî cevabı, mantık ilmine bir delil, önemli bir örnek olarak eserlerde geçmiştir.
Sultan Alparslan 27 bin askeriyle Bizans topraklarında ilerlerken, keşfe gönderdiği askerlerden biri huzuruna gelip telaşla: — 300 bin kişilik düşman ordusu bize doğru yaklaşıyor, der. Alparslan hiç önemsemeyerek şöyle der: —“Bizde onlara yaklaşıyoruz.”
Sokrat ölüme mahkûm edildiğinde eşi: —Haksız yere öldürülüyorsun diye ağlamaya başlayınca, Sokrat: —“Ne yani, bir de hakli yere mi öldürülseydim?”
Yavuz Sultan Selim, birçok Osmanlı Padişahı gibi sefer hazırlıklarını gizli tutarmış. Bir sefer hazırlığında veziri ısrarla seferin yapılacağı ülkeyi sorunca, Yavuz ona: — Sen sır saklamasını bilir misin? Diye sormuş. Vezir, Yavuz’dan cevap alacağı ümidiyle: —Evet, Hünkârım bilirim, dediğinde; Yavuz cevabı yapıştırmış: —“Bende bilirim.”
Diyojen’e sorarlar: “İnsanlar niye dilencilere sadaka verir de, filozof­lara vermez?” Diyojen, “Çünkü bir gün topal ya da kör olabileceklerini düşünürler, ama filozof olabilecekleri akılla­rından geçmezler de, ondan” der.
“Herkes yemek için yaşar, fakat ben, yaşamak için yerim”diyen Sokrates’in evine, bir gün çok sayıda mi­safir gelmiş. Yemeğe kalmaları gerekince, karısı Sokrates’i mutfağa çağırarak, “Görüyorsun, çok az yemeğimiz var. Bunlar, konuklara yetmeyecek, acaba ne yapsak?” diye sormuş. Sokrates, düşünmüş; sonra, “Gelen misafirler tok gözlü, alçakgönüllü iseler yeter”demiş; “yok, eğer bunlar aç gözlü, kendini beğenmiş kimselerdense, ne yapsak yet­mez.”
Lâfı uzatanlara ne yapmak lâzım diye Farabî'ye sormuşlar, şöyle demiş: “Uzun konuşanı kısa dinlemeli.”
Gevezenin biri, konuşma sanatını öğrenmek içinSokrates’in okuluna kaydolmak ister. Fakat Sokrat, di­ğer okullara göre iki kat para isteyince, adam itiraz et­meye başlar. Sokrat adamın sözünü keserek şöyle der: “Sana bir değil, iki şey öğreteceğim. Birincisi ko­nuşmayı; ikincisi ise susmayı! Bu yüzden iki kat para istiyorum.”
Çok israf eden birisi, Sokrat’a gelip, hiç parası kal­madığından dert yanmış ve biraz borç para vermesini istemiş. Sokrat adama şu cevabı vermiş: “Masraflarınızı kısarak, kendinizden borç alın...”
Fransa’da bulunan bir politikacımıza, “Osmanlıla­rın Viyana önlerinde ne işi vardı?” diye sorduklarında, “Sadece iade-i ziyaret efendim”diye cevap vermiş; “Haç­lı seferlerinin iade-i ziyareti...”
Uzun Hasan, Fatih Sultan Mehmet’e hediye olarak bir kutu gönderir, kutunun içinde yılan, akrep gibi haşarat vardır. Buna mukabil Fatih de hediye olarak bal gönderir. Niçin böyle davrandığı sorulunca: —Hediye herkesin kendi için kıymetli olanı vermesi değil mi? diye soruyla cevap verir.
Fuat Paşa, Paris’te bulunduğu bir sırada devletler erkânı arasında: “Dünyanın en kuvvetli devleti hangisidir?” konusu tartışmaya açılmak istenmiş. Söz alan Paşa: —Dünyamızın en kuvvetli devleti Osmanlı İmparatorluğu’dur, demiş. Toplantıda bulunan yabancı devlet adamları, bu cümle karşısında şaşkınlıklarını belli etmişler. Fuat Paşa sözüne devam etmiş: —Düşünün beyler! “Bu devleti üç yüz senedir yabancılar dışardan, biz de içerden yıkmağa çalışıyoruz, hâlâ yerinden oynatamadık.”
Diyojen’e, “Hayvanlardan en şiddetli ısıran han­gisidir?” diye sorarlar. “Vahşi hayvanlardan, insanın gıyabında konuşan­lar; Ehli hayvanlardan ise dalkavuklar” diye cevap verir.
Ünlü bir filozofa sormuşlar: —Servet ayaklarınızın altında olduğu halde neden bu kadar fakirsiniz? Filozof cevap vermiş: —Ona ulaşmak için eğilmek lazım da ondan…
İmam-ı Azam hazretleri, üzerine doğru gelmekte olan bir hayvana yol vererek kenara çekildiğinde, yanındakiler neden böyle yaptığını sormuşlar. Hazret, düşünmeden cevap vermiş: —Onun boynuzları var, benim ise aklım
Dünya nimetlerine ehemmiyet vermeyen yaşayış ve felsefesiyle ünlü filozof Diyojen, bir gün çok dar bir sokakta, zenginliğinden başka özelliği olmayan kibirli bir adamla karşılaşır, ikisinden biri kenara çekilmedik­çe geçmek mümkün değildir... Mağrur zengin, hor gördüğü filozofa, “Ben bir ser­serinin önünden kenara çekilmem” der. .Diyojen, ke­nara çekilerek gayet sakince şu karşılığı verir: “Ben çekilirim!”
Filozof Diyojen’e sormuşlar: “Üstadım! Niçin iki kulağımız, ama bir tek ağzımız var?” Diyojen; “Az konuşalım, ama çok dinleyelim diye”demiş.
Çalgıcıların uzun uzadıya saza düzen vermelerin­den hiç hoşlanmayan Diyojen, "Bir kere akıllarının ka­nunu bozuk! Önce ona düzen vermeye baksınlar"derdi.
Dostlarından biri, Fransız kralı 15. Lui’ye: — Majesteleri, demiş. Akıl vergisi almayı hiç düşündünüz mü? Hiç kimse budalalığı kabul etmeyeceğine göre, herkes böyle bir vergiyi seve seve öder. Kral, alaylı alaylı gülerek: —Hakikaten enteresan bir fikir, cevabını vermiş. —Bu buluşunuza karşılık, sizi akıl vergisinden muaf tutuyorum.
Lokman Hekim’e: —Hastalarımıza ne yedirelim? Diye sorduklarında, şu cevabı vermiş: —Acı söz yedirmeyin de ne yedirirseniz olur.
Cumhuriyet’in ilanından sonra, İstanbul’da bir resepsiyon verilir. Tüm dünya ülkelerinin elçileri ve ataşeleri de davet edilir. Davet güzel bir şekilde devam etmektedir, fakat İngiliz ataşesi olan Binbaşı’nın bakışları Mustafa Kemal’in gözünden kaçmaz. Bütün davet boyunca kendisine dik dik bakmıştır ve bakmaya devam etmektedir. Ne olduğunu öğrenmek için yaverini gönderir. Yaver Mustafa Kemal’e şöyle der: -Paşam; kendisine neden ters bir tavır takındığını sordum, o da bana “Mustafa Kemal’in Çanakkale’de babasını öldürdüğünü söyledi.” Bunun üzerine Mustafa Kemal şöyle der: “Git sor bakalım babasının Çanakkale’de ne işi varmış?”